Seda Sayan ve Seyircileri

Seda Sayan izleyen tüm kadınları Lustral içiyormuş gibi algılıyor olmam hakaretse pek ala. Bu algının üstüne bir de bu yazıyla bunu dayatıyorsam ne ala. Lustral içmek bir marifetse durun lütfen bir dakika!

Aslında bu yazıyla varmak istediğim “normal”[1] bireylerin herhangi bir sakinleştirici ilaç almadan o şiddet dozuna katlanamayacağıdır. Gerisi araç. Neden Lustral? Çünkü çok tehlikeli. Neden Seda Sayan? Çünkü çok bağırıyor. İkisinin tek ortak noktası: Kapitalizmin ilk kurbanları orta yaşlı ev kadınları!

“Requiem for a Dream”i izlemeyenler çıkın dışarı! Eksik bırakmayın şu yazıyı. Şimdi gidip Lustral nedir diye “google”a yazanlar siz de çıkın dışarı. Seda Sayan’ın sabah çığlıklarını hiç işitmeyenler lütfen siz de! Yaşamadan anlaşılmaz bu karmaşık velvele!

Sabahlarımızı Azarlayan Kadın

Uyandığımda bir kadın evimizin orta yerine doğru çemkiriyordu. Sesi dikdörtgen bir kutunun içinden sivrilerek fırlıyor, duvarlara bulaşıyor, kolonları sarsıyordu. Uykuma birkaç şaplak! “Günaydın” demedim ona, çünkü artık ayılmıştım ve kadının kendini paralayarak çıkardığı sesi püskürtenin bir televizyon olduğunu idrak etmiştim. Üç dört kez art arda büyük bir şiddetle haykırmıştı: Günaydın, günaydın, günaydın, günaydın! Hapşu, gark, bööö!

Seda Sayan! Size de günaydın efendim. Bir kere ve herkesin işitebileceği düzeyde. Böylesi daha manidar çünkü biz bir kere de anlayan, kulağı işiten “insan”larız. Ya siz? Belli ki enerjiksin demiş birileri size, iyi tamam ama ayarını kaçırmak niye? Bakalım niye?
Genişleyen Acı ve Zevk Eşiğimiz

Normal standartlardaki işitme eşiğimizin ötesinde, çığlık çığlığa bağırışlarla açılan kapanan televizyon programları her gün çoğalıyorlar… İnsan türünden olan bizler konuşarak, koklaşarak, bakışarak, sevişerek, dertleşerek anlaşabilecekken; ne gerek var bu şiddete? Gerek var çünkü algı eşiğimiz uyuşmuş. Acı eşiğimiz esnemiş. Yaşadıklarımızdan mı? Deneyimlerimizden mi? Bahttan mı, bahtsızlıktan mı? Modernizmin deforme ettiği umutlarımızdan mı? Kırılmalardan, bükülmelerden mi? İnişlerden, çıkışlardan mı? Med-cezirlerden mi? Ölümlerden, kayıplardan mı? Aldatılmalardan, aldatmalardan mı? Çokluktan, yokluktan mı? Esneklikten, tanımsızlıklardan mı? Sıkı sıkıya bağlılıklardan, geleneklerden, törelerden, ananelerden mi? Hükümlerden, emirlerden, itaatlerden mi? Çok eşlilikten, hiç eşlilikten mi? Kimyasallardan mı? Alkolden mi? Maddelerden mi? Çamaşır suyundan mı? Beyaz ekmekten mi? Parfümlerden mi? Hayal kırıklıklarından mı? Artık kırılamamaktan mı? Bilmiyorum. Ne fark eder. Acı eşiğimiz genişledi işte. Zevkte öyle.[2] Hep daha fazla, daha çok istiyoruz. Elbette her kişiye göre değişen ve bir yerde hepsinin binlerce benzerinin olduğu binlerce sebebi var bunun tüm dünyada.

Kapitalizmin Ipılık Kolaylığına Sessiz Direniş: ANTİDEPRESAN KULLANMAMAK

Kimimiz kronik doyumsuzluk, kimimiz manik depresif, kimimiz panik atak, çift karakter, uzatmalı ergenlik vs… Çoğumuz böyle! Bunlarla yüzleşmek de ayrı bir dert. Gidiyorsun arkadaşına mutsuzluktan bahis açıyorsun. Birçoğu tek ses: “Ne zorluyorsun bu kadar kendini, ilaç alsana.” Antidepresan bonibon gibi bir şey bu zamansallıkta. Anlamsız geliyor çoğu kişiye direnme çabası ama bunun için değil mi zaten devrim dediğimiz. Kişisel devrimciklerimiz. Artık herkes nasıl tanımlarsa tanımlasın tahayyülünde, bir kere inandınız mı gözünüz görmüyor uçsuz bucaksız yüksekliğini, heybetini… Bu ürkünç global dayatmalarda ve kapitalizmin ıpılık kolaylığında ilaç kullanmamak bir direniş biçimi. Ayık kafaların usulca işleyen çarkları gibi bir başkaldırış bu uyumsuz davranış; daha adil dünya tasavvurunda. İlaçsızlığımız; hegemonyanın uyuşturamadığı beyinler, hiyerarşinin mayıştıramadığı vücutlar, büyük ağabeyin hala ulaşamadığı zihinlerimiz demek biraz romantik bir biçimde.

Seda Sayan’ı Kim İzler?

Diğer yandan da aklıma takılan başka bir durum var. Bu programlar izleniyor. Seda Sayan’ın programı çerçevesinde kalacak olursak; bu programı birçok kadın keyifle izliyor. Kimsenin keyfini, zevkini kritik etmek değil burada dert. Anlamakta güçlük çekmekle birlikte bugünlerde bu seyirci kitlesi üzerine ciddi anlamda kafa yoruyorum. Kim bu kadınlar? Orada ne işleri var? Ne Seda Sayan gibi giyinirler, ne ona özenirler, ne hayat tarzını tasvip ederler. Kapsamlı bir araştırmam yok bu programın seyirci kitlesi üzerine ancak programı izleyenlerin orta yaşlı, ev hanımları olduğunu söylemek için de kapsamlı bir araştırmaya gerek yok.

Yut bir Lustral

Bugün olayımız kolaycılık. Her şey kolay artık. Bu kolaycılık tüketim toplumunun doğurduğu alışkanlıklardan. Başı her sıkıştığında antidepresan[3] içen sonra çeneleri birbirine geçerek artık ne ağlayabilen ne de sevinebilen insanlarız. Acılar mı acılaştı, zevkler mi yüzeyselleşti? Bin türlü hikaye uydurulabilir bu geçiş sürecine, netice itibariyle biz ilaçları öğrendik, alıştık. Şimdilerde de ilaçsız yaşayamayan insanlar olduk. Sevgilin mi terk etti? Yut bir Lustral. Mutsuz musun? Yut bir Lustral. Hayat mı anlamsız? Yut bir Lustral. Derken biz uyuşmuş kafalar, başladık algıda mallıklara. Yani anlamadık denileni, hissedememeye başladık birçok şeyi. Anlamamız, hissedebilmemiz için gereken bir şey vardı: Şiddet! Daha fazla şiddet.
Normal Anormal, Anormal Normal

“Normalde” anlayacağımızın daha ötesinde olmalıydı her şey. Daha ilginç, daha komik, daha saçma, daha absürt, daha daha ve daha… Uyuşuk beyinlerimizi uyarmak için ihtiyacımız daha fazla şiddetti. Televizyoncular bunun farkındaydı, dayadılar bu zihniyeti. Derken ürettiler Seda Sayan’ı. Evet, belki kimse demedi Seda Sayan’a daha fazla bağır, daha çok çemkir sabah sabah diye ama Sayan yılların televizyoncusu, -muhtemel ki- karşısındaki uyuşmuş beyinleri gözlemledi ve dikkat çekmek için daha çok bağırmaya, daha çok gülmeye… Ez cümle abartmaya başladı. Lustral’ı içmiş orta yaşlı teyzelerimiz ancak böyle gülecekti. Güldüler. Lustral içmeye direnen ayık, başkaldırmış zihinler de televizyonu açtıklarında karşılaştıkları abartılı ses ve görüntüler karşısında, çoğunluğa baktılar, onları normal kendilerini anormal gördüler. Ortada Seda Sayan’ın çığlıklarına çığlıklarla tepki veren bir kitle vardı. Fenası artık yerleşik televizyonculuk anlayışı buydu, seyircinin çoğunluklu bir kesimi de bunu istiyordu. Televizyon kaos, kargaşadan yekun üstelik toplumun çoğunluğu için bununla makbuldü.

Bi Lustral[4] değil?

İlginç bir tesadüf içinde son zamanlarda her ikili diyalogumda bu ilacın bahsi açıldı. Merak ettim soruşturdum. Ekşi Sözlük ilk kapımdır bu durumlarda. 297 giri var altında. Dedim ne oluyor? Sonra birebir araştırmalarımda ise çevremde neredeyse kullanmayan, bilmeyen, dokunmayan, görmeyen yokmuş. Özellikle Ekşi Sözlük’te hakkında çok enteresan yorumlara rastladım. Birçok antidepresan olmasına rağmen, Lustral’ın öveni ve yereni pek çok. Benim bu kadar ilgilenmemin sebebi ise yakın bir arkadaşım oldu. Kendisi bir buçuk yıl kullanmış. Ama bu diyalogda bu ilaca neredeyse bir tek şiir yazmadığı kalmıştı. Bu durum beni daha da şüpheye düşürdü. Bir insanı bir ilaca bu kadar bağımlı ya da övgü düzecek hale getiren ne olabilirdi. Bu ilaç üstüne en az bir saat sohbet ettik. Başlama ve bırakma süreçleri, sıkıntılarını kabul etmekle birlikte, ağlamalarının bir anda kesildiğini anlatıyordu. “Niye o kadar zorlayasın ki kendini?” diyordu. Çizdiği tablo şöyleydi: Acılarım azalacak ama sevinçlerim de daha zor beni bulacak. Her şey daha dingin ve sakin olacak. Enerji verecek hatta uykusuzluk yapacak. İştah kesecek vesaire vesaire… Bu nasıl bir yaşamamaktı? Adeta yarı ölümdü. Uyuşmaktı. Boyun eğmekti. Kaçmaktı. Biz saysan bir elin parmaklarını geçmeyenler, tek borcumuz vardı bir diğerimize: Direnmek. Yani koyun gibi uyumamak. Bunun için zihnimizi hep diri tutmak! Depresif yaşantıma razıydım hala o masadan kalktığımda.

Sadece Şiddeti Algılamak

Toplumda kaos, depresyon, kargaşa gırla giderken; acıların sonu gelmez. Yoktan yere ölen delikanlılar, geride kalan analar, acıyı paylaşan komşular… Ne yapsınlar? Tek teselli televizyon.

Bizleri, insanlığı uyutmak namına verilen bu mücadelenin en önemli aracı daima televizyon oldu. Bize oradan servis ettiler egemene hizmet ettiren fikirleri. Davranışlarımızı öğrettiler. Baka baka öğrendik. Edildik. Yapıldık. Uyuduk.

Acıyla ya da ilaçla uyuşmuş binlerce beyin izlerken kendilerine çığlık çığlığa bağıran televizyon sunucularını avundular, bir hengamede avuntu buldular. Masum sunucular açtıkları yaralardan ve yarattıkları öfkeli hafızalarından toplumun habersizlerdi. Onların tek derdi reytingdi. Karşılarında, ancak şiddetli sunumları algılayabilecek beyinleri sezdiklerinde ise bencilce gerekeni icra ettiler. Şiddeti araç edindiler, bizleri yani halkı ise malzeme. Seslerini daha şiddetli kullandılar. Bakışlarını, duruşlarını da. Seyirci şiddet mağduru! Farkında hiç olmadı.

Sonra seyirci televizyondaki sunucunun sesinden, tavrından, kelimelerinden aldığı şiddeti her yerine sindiren bir insana dönüştü. Bakışları, duruşları, vuruşları, uyanışları, bardağa çay koyuşları, çocuklarına para verişleri, eşlerine hesap soruşları, sevgililerini kıskanışları… Psikolojik, ekonomik, cinsel, fiziksel şiddetler kusuşları. Şiddet yoksa anlamayışları. Şiddetsiz anlatamayışları.

Bi Lustral versem?

Acılarını adabıyla çekemeyen, zevkine keyifle gülemeyen, bin tilki çevirirken birileri, uyuşmuş beyniyle gülümseyen ya da direnç göstermenin yıprattığı sinirleriyle sürekli somurtan, kısacası birileri yaşarken sadece onları izleyen, hayat akarken o akışa bir türlü dâhil olamayanlardan olmaksa var oluş amacınız: Televizyon seyretmeye başlayacağınız zaman bi Lustral versem eminim bir hayli kolaylarsınız.
Gülsünay Uysal
[1] Toplumun normlarında fiziksel ve psikolojik özelliklere sahip insanlar.
[2] Woody Allen’ın Barcelona Barcelona filminde burada üstü kapalı bahsedilen kronik doyumsuzluk (chronic unsatisfaction) hakkında gözlem yapabilirsiniz.
[3] Cümlenin devamında yapılan atıf Lustral hapınadır.
[4] http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=lustral

Bunları da okuyabilirsiniz

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

All for Joomla All for Webmasters