Ölüyoruz Demek ki Yaşanılacak!

Önce çok usulsüz, affı olmayan ve bir hayli edepsiz bir sonuç
Ağlıyor fikirler ve ağlatıyor milyonlarcasındaki yokluğu. Sızlıyor. Sızlatıyor. Kanıyor. Kanırtıyor. Yanar döner insanlık! Uğulduyor vicdan. Usul usul giriyor kanımıza boyun eğiş. Uyuşuyor bilincimiz. Neyin kafası bu? Erdem olmuş kepaze, mertlik yerlerde, adalet çoktan anı defterinde başkahraman. Cesaret mi? Tir tir titriyor bir kapının ardında. Eşitlik mi, eşitlik hep aynı yandan olana ve öyle ya hiç adil değil uluorta terazilerde. Sahi kim hakim bu terazilere? Öte yan hep ötede. Fişlenmişler düşler, düşünceler hep düşüşte, yer yok onlara beride. Bu bitmeyen dengesizlik hangi doğanın? Madalyonun kaçıncı yüzü bu? Yüzsüzlük can sıkıyor. Hürriyet sanki kasabın et tahtasında. Uzanmış, bir sigara yakmış, başı dik. Ama bir yandan kaygılanmıyor da değil: Gelişine bir hamle, öylesine bir satır tahtaya vurur diye. Ama görünen sahne bu değil televizyon haberlerinde. Asla “hayır” denmiyor hak talep edenlere. Sinsi bir unutturuş, ötelene ertelene, kendimizi unutuyoruz! Tüm haklar haksız, talepler manasız denildikçe; karşı koyamazlığımız en efendi vatandaşlığımız. Ne bu benzerlik? Aklım yarışıyor, karışıyor gördüklerine? Çoktan kadrolaşmış memleket. Söylenenler hiç söylenmemiş sanki. Lanetler oluyor. Lanet doğuyor. Lanetleniyor varlığımız. Olduğumuz gibi olma talebimiz… Yaşamak istediğimiz geleceğimiz… Artık bizim değil, kimsenin değil yarınlarda huzurumuz. Bizim değil hayallerimiz. Satılık umutlarımız, kiralık mücadelemiz. Geçici duruşlarımız. Bir köpek bile olup silkinemez hallerdeyiz. Atamıyoruz üstümüzdeki efsunu. İrkilip kendimize gelemiyoruz. Masumuz ve zavallı insanlarız öyle mi? İnanmayı o kadar istedik ki… Sonunda yazık ettik, yazık olduk. Bir riya içinde rüya gibi solduk. Kaygıdan ve endişeden ibaret tüme vardı insanlık. Bir lider aradık kaçırdığımız yüzyılları yakalatacak maskeli bir yüz… Böyle bitsin bu yazı!

Mevzuya girelim!
Hiçbir şeyin akıl alır yanı kalmadı bu sınırlar dahilinde. Girilmedik mekanımız, didik didik edilmedik yaşam alanımız yok. Özgürlüğümüz çoktan masal oldu da nefes alabilseydik kaygılanmadan şu mavi gök altında, o iyiydi. Şizofren bir toplum ürettik. “Telefonum dinleniyor mu acaba?”, “Yüzyüze konuşalım” vs. Kapitalizm safsatası nasıl yatak odalarımıza kadar girip, iş mülakatlarında kadınlara ne zaman doğuracaklarına dair sözleşme imzalatıyorsa, daha fenası var, cayır cayır yakanı var, beynimizin içine girip düşüncelerimize hükmedeni var. Tepemizde Azrail gibi her kelimemizi biçeni var. Hakikaten kaç kişi kaldı dışarıda eli kalem tutan?[1]

“İşte! İlk kez ben de nefret olduğunu sanmıştım. Tek bildiğim nefretti, nefret dünyamı sarmıştı, nefes almam bile nefret doluydu… Ve sonra bir şey oldu, sana olduğu gibi…”*

Bir yanda üniversite öğrencilerimiz öğrenim hakkından alıkoyuluyor. Hem de somut gerekçe ya da olgulara dayanmayan sebeplerden tutuklanarak. Cihan Kırmızıgül. Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan, yirmi üç aya yakın bir süredir Tekirdağ F Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Kağıthane’de bir markete molotof kokteyli atılmasından iki saat kadar sonra, olay yerine yakın bir durakta otobüs beklemekte olan Cihan, boynunda taşıdığı poşu dışında, kendisini olayla ilişkilendirecek en ufak bir şüphe nedeni bulunmaksızın gözaltına alındı ve ardından “gizli tanık” sıfatı taşıyan bir kişinin ifadesine dayanılarak tutuklandı. Kovuşturma süreci zarfında söz konusu gizli tanığın olay yerinde Cihan Kırmızıgül’ü görmediğini açıkça beyan etmesine, dava dosyasına başkaca delil eklenmemesine ve bizzat iddia makamının tahliye ve beraat yönünde mütalaa vermesine karşın mahkeme heyeti, tutukluluğun devamında ısrar etti. Tutukluluk nedeniyle infaz kurumunda geçirdiği bu iki yıllık süre boyunca Cihan yüksek öğrenim hakkından da yoksun bırakıldı. [2]

“Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, Bay Creedy.

Ve fikirlere kurşun işlemez.”*

Diğer yanda bir sözlük yazarı yazdığı bir yorumdan dolayı okuldan uzaklaştırılıyor. Mikail, “Ekşi Sözlük” yazarı. Aynı zamanda, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü 4. sınıf öğrencisi. Mikail Boz, fakültenin dekanı Prof. Dr. Yusuf Devran ‘Ekşi Sözlük’te yazdıklarından dolayı bir dönem okuldan uzaklaştırıldı.[3]

 

“Hareketinizden suçlanacak biz değiliz. Bunu kanıtladınız. Bu yüzden kötülüğün üstüne şeker serpeceğiz.”*

Boz, Ekşi Sözlük’te “yusuf devran” başlığına şu entry’i yazdı:
“marmara üniversitesi, iletişim fakültesi’nin, radyo, tv ve sinema bölümü’nün yeni başkanıdır. biraz tepeden inme biçimde getirilmiş gibi görünüyor. kendisi daha önce marmara iletişim’de hiç ders vermedi galiba. buna karşın bölümde o kadar profesör ( esra biryıldız, şükran esen, serpil kirel, ahmet şahinkaya, nurcay türkoğlu) varken ve kendisi daha 20 gün önce, profesör ünvanı almışken, nasıl hemen bölüm başkanlığını alabildi, bir seçim yapıldıysa bu nasıl bir seçimdi anlaması güç doğrusu. günahını almayalım ama özgeçmişinde “samanyolu tv” deneyimi hemen göze batıyor.”
Temmuz’da Yusuf Devran fakülteye Dekan olarak atandı. Boz bu atamanın ardından Ekşi Sözlük’te aynı başlık altına şunu yazmıştı:

“Marmara iletişim’de dördüncü ayını tamamlamadan atı aldığı gibi üsküdar müsküdar bırakmayan, dekanlığa yerleşen “profesör.” üç ay önce onun “tepeden inme” biçimde atandığını söylemiştim. meğer herif “marmara iletişim’in mesihi” imiş, şimdiden tepeden dekan oldu. pek yakında rektör olursa şaşırmayacağım. işin ilginci tepki gösterip anında görevlerinden istifa eden nurçay türkoğlu dışında doğru dürüst bu “garipliğe” tepki gösteren kişi de yok gibi. bundan önce melda şimşek’in yardımcı olan ali balabanlar hemen yeni dekan yardımcılığını üstlendi. filiz boshcele ise yüzük kardeşliğini erkenden kuranlardan gibi görünüyor, o da vekaleten iletişim bilimleri başkanlığına atandı. lafın kısası fakültenin biraz imajı vardı, içine ettiler bıraktılar. ortalık atanmışlardan geçilmiyor. bunun adı da yeniden yapılanma.” [4]

“Kurşunlarınız var, ancak silahlarınız boşaldığında ölmüş olmamı ümit edin. Şayet ayakta kalırsam silahlarınızı dolduramadan ölmüş olursunuz.”*

Ekşi Sözlük, bilindiği üzere insanların fikirlerini özgürce ifade etmeleri için kurulmuş olan bir platform. Takma isim (nick name) ile yorumların ve tanımların yazılıyor olması da bu alanın benzer forum alanlarından ayrılmasını sağlayan en önemli özelliklerinden biri. Böylece sahte bir alanda düşünce “gerçek”liği sağlanıyor. Maskesiz bir düşünce alanı yaratılıyor. Bu rahatlık kullanıcılara bir nevi “rahatlama” ve “eğlence” imkânı sağlıyor. Mikail[5] gibi birçok Ekşi Sözlük yazarı sözlüğün formatına uygun şekilde takma isim ile görüşünü hür bir şekilde paylaşıyor. Bu yani bireyin tüm gün kendini sıkıp akşamları sanal dünyada kendini var etmesi, “gerçek” diye var olunan sosyalliğin içinde kısıtlanmış ve toplumun urganlarıyla kolları sarılıp sandalyeye bağlanmış pozisyonlarımızın tepkisel bir dilde kendini var etmesiyle denkleşiyor. Evden çıktığımızda daha okula, ofise varmadan şakağımıza dayayıp, işaret parmağımız tetikte, ölümüne sustuğumuz savaşın belki de başka türlü bir patlaması oluyor Ekşi Sözlük ve benzeri platformlarda yazabildiğimiz birkaç “gerçek” düşüncemiz. Post modern bir “rahatlama” biçimi. Kontrol mekanizmalarımız “artık her kaç bin taneyseler, kimseler, neredeyseler” bunu da engellemeye kalktıklarında ne olur? İsyan! Halk isyan eder. Deşarj olmayı sağlayan tampon alanlara darbeler gelirse hükümler hükümsüzleşir. Çünkü rahatlama ve eğlence mekânları bireylerin en kıymetli yerleridir. Çekilme yerleri diyelim. Çekilip çözüldükleri alanlar. Buralara yapılacak herhangi bir baskı ya da müdahale, uyuyan tüm iradeleri kışkırtabilir.

“Artık korkun kalmadı, özgürsün.”*

Bugün öyle bir noktadayız ki, görüşlerimizi açıkça yazmak, belirtmek bir yana dursun, Ekşi Sözlük gibi bir platformda herhangi bir şekilde özgürlüğümüzün sınırları ile yüzleşiyoruz. Burada bunu sağlayan sistem yani bu denetimi kurgulayan zihniyet bize sürekli had bildiriyor. “Cıs” diyor usanmadan, düşüncelerimize gem vuruyor. Usanmadan mücadele de bizlere düşüyor.

“İnsanlar hükümetlerinden değil, hükümetler insanlardan korkmalıdır.”*

Hüküm verenler, ahkâm kesenler eleştiriyi pek sevmiyorlar. Üstelik eleştirenin başını kesiveriyorlar. Hoşlarına gitmeyen yorumlar olduğunda gereği (!) belki de gereğinden fazlası bir an evvel yerine getiriliyor. Tahammülsüzlük had safhada. Kaçıncı yüzyıldayız? Demokrasi mi demiştik? Büyük muamma. Komşularımızla sıfır problemimiz olacaktı değil mi, nasıl da inandık, daha bunca üretken kaleme, zihne tahammül edemezken hangi barışa koşacaktık? Böylesine yerken birbirimizi hatta bir açıp bir kapadığımız ırksal paketlerle ne beklenti! Halkları halklara düşman eden halkları yönetenlerdi her zaman işte. Kürt’ü Türk’e, Türk’ü Kürt’e. Rant savaşında yıpranan kimliklerimiz ve sorgulanan aidiyetlerimizle malzeme edilmiyor muyduk hükmetme savaşlarında tepemizde tepinenlere. Aksi mümkün müydü? Malzeme olmak zorundaydık. Çünkü bu Kürt ile Türk’e kurgulanmış bir oyundu. Birbirlerine beslemeleri gereken duygular reçetelerle sunuldu çoktan. Oyuna katılmayan “keçi boku”.[6] Kimse bunu göze alamıyor çünkü toplum fena yargılar. Reçeteyi okuyor halklar ve nefret ediyorlar kendinden olmayandan.

“Konuşmaya çalışılan her yerde coplar söz alıncaya kadar sözler her zaman gücünü korumaya devam eder.”*

Bu hükümcüler 1997’de ızdırap görenlerken bugün ne oldu da bu hale geldiler? 28 Şubat ve sonrası… 12 Aralık 1997’de Recep Tayyip Erdoğan Siirt’te bir miting esnasında okuduğu şiir nedeniyle dört ay cezaevinde kaldı. Bunu da akıllar almıyordu. Değil mi? Aynı dönemde kim bilir daha ne akıl almazlar yaşandı. ‘Muhafazakâr subaylar’ı diken üstüne oturtmadılar mı? Öyle ki subaylar içkileri lavabodan döküp çöpe boş şişeler koymadılar mı? Namaz kılan, oruç tutan harp okulu öğrencilerinin akıbetinden haberiniz vardır. Umreye gitti diye evlerine baskın yapılmadı mı kimi memurların? Daha neler neler…                                   “Aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçekleri öğrenmişsinizdir…”*
Madem buralara girdik yine aynı akıl almaz olaylardan biri de 11 yıl sonra gelen: “Evet hata idi…” açıklaması değil miydi? Andıç skandalı. Buralarda bildiğiniz gibi gazetecilik zor zanaat. Çevik Bir ve Erol Özkasnak’ın gönderdiği sahte belgeye göre Sakık ifadesinde bazı gazetecilerin ve sivil toplum kuruluşlarının “para karşılığı PKK’ya destek verdikleri” iddia edildi. Sabah gazetesi sahibi Dinç Bilgin başta olmak üzere bazı medya patronları adı geçen gazetecilerin işine son verdi. Bu gazeteciler arasında Kürt sorununda devletin resmi politikasına uyum göstermeyen Cengiz Çandar, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birand gibi gazeteciler bulunuyordu. Cengiz Çandar’ın yazıları durduruldu. Mehmet Ali Birand, Sabah’tan atıldı ve Show TV’deki 32. Gün programı yayını askıya alındı. Sonra da belgenin Çevik Bir ve Özkasnak tarafından “Andıç” adı verilen bir yazıyla hazırlandığı anlaşıldı. Olaydan 11 yıl sonra belgenin sahte olduğunun anlaşıldığı dönemde 2. Başkan olan orgeneral Yaşar Büyükanıt, 32. Gün programında Mehmet Ali Birand’ın sorusu üzerine “Evet hata idi…” dedi. [7] [8]

“Özgür olmak herkesin hakkıdır ama özgürlükleri kısıtlamak sadece tanrının elinden gelir.”*

Başa doğru
Bir zamanlar bunca eziyet çekenler başa gelince nasıl bu kadar acımasız olabiliyorlar? Aslında ortada bu kadar düşünülecek bir mesele yok. Çünkü iktidar kirletir.[9] Ve toplum hafızası dipdiridir. Neye mi yarıyor? Vicdan mahkemelerimiz tetikte! Nisyana yenilmiyor öfke her zaman.

“Size bir iş zorla yaptırılıyorsa o işi en harika şekilde yapın çünkü tek kurtuluş yolunuz budur.”*

19 Ocak 2007’yi “mıh gibi” çaktı bu halk aklına ve kalbine.[10] 1 Şubat 1979’un hesabı kapanmıyor, evet kapanmıyor Abdi İpekçi suikasti iç ve dış adalet hesaplarımızda… [11] 24 Ocak 1993’ü de unutmuyor bu filler! Uğur Mumcu “uygunsuz şekilde” susturulmuş ve suikastın failleri hala yakalanamamışken…[12] Nokta Dergisi… 20 Nisan 2007’dekapatılırken bu da bir düşünce suikasti değil miydi? Dava “Asker İç Güvenlikten Elini Çekmeli” başlığına açıldı.[13] Çekmese daha mı iyiydi? Hayır! Çekti mi? Öncesi yok mu? Demokrat Parti zamanında, 60’lı yıllardaki basın sansürleri… Tahkikat Komisyonu? [14] Ya 80 ya sonrası… Şimdilerde Ahmet Şık[15] ve Nedim Şener[16] Davaları…

“Dünyadaki herkesin isteyeceği bir şey biliyorum ÖZGÜRLÜK!”*

Kahraman arıyorsak – ki biz millet olarak çok severiz- bulmak çok kolay. Çünkü mağdur olanı kahramanlaştırmayı iyi biliyoruz. Düşüncelerinden ötelenenler, hırpalananlar, yargılananlar çok “Bu Ülke”[17]de.

“Siyasiler gerçeği saklamak için, sanatçılar gerçeği ortaya çıkarmak için yalan söylerler…”*

Hala böylesine kanarken yaralarımız, bir zamanlar acıyı çekenler bugün aynı acıyı diğerlerine çektiriyor. Hiçbir şey değişmiyor. Tutuklamalar, yasaklar, kısıtlamalar, engeller…

“Dizlerimin üzerinde yaşamaktansa, ölmeyi tercih ederim.”*

Gün oluyor devran dönüyor ama buralarda hiçbir şey değişmiyor.

“Binalar semboldür, yok etmenin bir sembolü. Sembollere insanlar güç verir, tek başına semboller anlamsızdır, ama yeterli sayıda insanla, binaları(sembolleri) havaya uçurmak dünyayı değiştirir.”*

Yıl 1980… İdamı istenen 78 kişiden biri olan Abdullah Baştürk şöyle diyor: Siz benim ancak ceketimi asabilirsiniz!

“Bu maskenin altında bir yüz var. Ancak benim değil. Ne altındaki kaslardan daha ben’dir o yüz, ne de altındaki kemiklerden. Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var! Ve fikirler kurşun geçirmez!”*

Giriş
İşte öyle bir şey. Düşünceleri kim tutuklayabilir… Hangi kağıt parçası ilmi belgeleyebilir? Şimdi Mikail farklı mı düşünüyor bu hocası hakkında? Değişti mi her şey? Cihan puşi takmıyor mu? Ya da her neyse tutuklanma sebebi öğrenemediğimiz onu yapmayacak mı? Yazıya giriş niyetiyle soruyorum: Düşünceler dizginlenebilir mi? Ve işte o zaman başlıyoruz yazıya büyük bir şiirle:

Yıkılma Sakın: Sen her kimsen bunu okuyan!

*”V for Vendetta” filminden V&Evey’in replikleridir.

**Yazının ismi, İsmet Özel’in Yıkılma Sakın şiirinden alınmıştır.

 

[1] http://tutuklugazeteciler.blogspot.com/

[2]http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1069746&Date=16.11.2011&CategoryID=77

[3] http://www.dha.com.tr/haberdetay.asp?Newsid=266749

[4] http://bianet.org/bianet/genclik/135862-eksi-sozluke-yazdi-okuldan-uzaklastirildi

[5] http://bianet.org/bianet/genclik/135921-soz-sirasi-mikail-bozda

[6] İki takım zemininde kurulmuş çocuk oyunlarında “keçi boku” ismi yaşı diğerlerinden küçük olan kişilere ya da beceriksiz kişilere takılır. Bu kişi her şeyden muaftır. Oynatılır ama herhangi bir takıma dahil değildir. Ne kazanır ne kaybeder.

[7] http://tr.wikipedia.org/wiki/And%C4%B1%C3%A7_skandal%C4%B1

[8] http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/04/25/39922.asp

[9] “İktidar kirletir, mutlak iktidar mutlaka kirletir.” Bakunin

[10] http://tr.wikipedia.org/wiki/Hrant_Dink

[11] http://tr.wikipedia.org/wiki/Abdi_%C4%B0pek%C3%A7i

[12] http://tr.wikipedia.org/wiki/U%C4%9Fur_Mumcu

[13] http://tr.wikipedia.org/wiki/Nokta_(dergi)

[14] http://tr.wikipedia.org/wiki/Tahkikat_Komisyonu

[15] http://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_%C5%9E%C4%B1k

[16] http://www.ntvmsnbc.com/id/25320127

[17] Cemil Meriç’in “Bu Ülke” kitabına atfen.

Bunları da okuyabilirsiniz

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

All for Joomla All for Webmasters