Mersin Hikayesi

Zeus boğa kılığına girer ve Fenikeli Agenor’un kızı Europe’yi kaçırır. Onu aramaya çıkan kardeşi Kilix bulamayınca vazgeçip bu bölgeye yerleşmeye karar verir. Kilikia bölgesinin ismi Heredotos’a göre böyle ortaya çıkmıştır…

kilikia.jpg

Peki ya MersinKıbrıs Kralı’nın kızı Myrna’dan mı geliyor: Myrna, Afrodit’in lanetine uğramış, babasına aşık olmuş ve onun yatağına girmiştir. Kral yatağına girenin kızı olduğunu görünce kılıcını çekmiş ve onu öldürmek istemiş. Ama tanrılar kıza acımışlar ve onu Mersin kıyılarına bırakmışlar. Bundan dolayı şehrin adı Mersin olmuş.

Şehrin isminin Akdeniz ikliminin meyvası olan Arapların Hambales dedikleri Myrtus-Murt-Mersin ağacından geldiği de söylentilerden biri. Ya da bir Türkmen aşireti olan Mersin Aşireti’nden geldiği. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de bahsettiği gibi… 19. YY’ın ortalarında Mersin, Türkmen bir göçmen aşirete ev sahipliği yapıyor. O zamanlar Mersin henüz köy. Ayrıca Kapadokya’dan gelen Rumlar kent nüfusuna hakim durumdalar. 1850’lerde kentte 5.250 Ortodoks Rum’a karşılık 1.600 Müslüman var. Şehirde Hıristiyan Levantenler önemli yer tutuyorlar.

mersin

Bir kenti anlamak nereden başlar… Efsanelere fazlasıyla bulaşmış bir şehir. Kilikia Bölgesi, Manavgat Çayı’ından başlayıp Toros Dağları’nın Güney etekleri boyunca Amanos Dağları’na kadar uzanıyor.

Yapısı itibariyle bölge dağlık (Tracheia, Aspera) ve ovalık (Pedias, Campestris) kilikia olarak ikiye ayrılıyor.

Mersin’e doğudan girdik, Adana’dan… Öyle topraklardaydım ki, Kilikia’yı İç Anadolu’ya bağlayan Sertavul Geçidi ve Gülek Boğazı’ndan geçen İpek Yolu gibi tarihi yolların birleştiği kavşak noktalarından geçtik.

Bir şehri anlamaya çalışırken halkı gözlemlerim, insanlarla konuşurum, ama önce coğrafyayı tanımak gerekir, toprağına dokunmak, suyunu içmek, hikayesini dinlemek gerekir. Araba plakalarının hepsi 33 olmuştu. Başlıyordu içimde yeni bir kimliğim, Mersinliliğim

gulek bogaziTorosları arıyordu gözlerim merakla ama dümdüzdü her yer. Sınırsız çeşidi meyvenin, sebzenin. Yerli halk, bu yörede daha çok ne yetiştiriyorsunuz diye sorduğumda en çok para “neyden kazanabileceksek onu yetiştiririz” diye cevaplıyordu. İnci gibi meyve ağaçlarıyla sıra sıra dizilmiş tarlaların kenarlarında da mor zakkumlar vardı. Şehir, mor zakkumları ve turuncu portakalları ile rengini ele veriyordu.

Hacca giderken bir moladır Eshab-ı Kehf. Adana, Mersin arasında kalan Tarsus’tan geçerken Eshab-ı Kehf yani yedi uyurların mekanını görmek şehrin dini motiflerle işlenmiş bir kimliğini de sunuyordu. Eshab-ı Kehf hadisesi Kur’an-ı Kerim’de ve diğer semavi kitaplarda Bas-ü badel mevt (Yeniden dirilme) inancının delilleri arasında gösteriliyor. Buna göre; Efsus ya da Yarpuz denilen bir şehirde Dakyanus (Dakyus) adında bir zalim hükümdar halkı kendisine ve putlarına taptırırmış. Allah’ın varlığına ve birliğine inanan birkaç genç ise gizlice ibadet ederek bu zalimin buyruğu dışına çıkarlarmış. Bunu haber alan Dakyanus‘tan kaçan gençler, kendileri gibi inançlı bir çobana rastlarlar. Çoban ve Kıtmir adındaki köpeği de onlara katılır. Çobanın bildiği, bir mağaraya sığınan Eshab-ı Kehf burada uykuya dalar. Kralın vezirleri mağarayı bulurlar. Ancak korkularından içeri giremezler. Eshab-ı Kehf, burada ise çıkamayıp helak olsunlar diyerek mağaranın ağızını ördürürler.

Eshab-ı Kehf

Eshab-ı Kehf, bir rivayete göre 309 sene bu vaziyette kalırlar. Uyandıklarında, acıktıklarından bahisle içlerinden Yemliha‘yı şehre ekmek almaya gönderirler. Şehirde, Dakyanus zamanından kalma para ile alışveriş yapmak isteyen Yemliha‘dan şüphelenen halk, onu mahkemeye çıkartır. Mahkemede halini anlatan Yemliha, delil için kalabalığı mağaranın olduğu yere getirir. Ancak, mağarada kendisini bekleyen arkadaşlarının korkabileceğinden, içeriye yalnız girip onlara durumu anlatacağını söyleyerek ayrılır ve sır olup gider. Bu olay, zalim Dakyanus‘tan yüzyıllarca sene sonra Allah’a inanmakla beraber ahirete ve yeniden dirilmeye inanmayan halk için müthiş bir mucize olur…

Çukurova, evvelden beri toprağı işlemeyi öğrenen her insanı yöresine çekmiştir. Gözlükule ve Yumuktepe olarak bilinen höyüklerde bulunan ve ağı işlemeyi öğrenen insanlar buraya yerleşmişler. İ.Ö.3000 yıllarında Gözlükule ve Yumuktepe olarak bilinen höyüklerde bulunan ve yeni bir çağın başlamasına sebep olan bronzun bulunması tarımdan küçük sanayiye geçiş sürecini başlatmış. Bu da beraberinde toplumsal örgütlenmeyi getirmiş. Kapalı tarım ekonomisinden çıkılmış ve böylece bölgeler arası ticaret başlamıştır. Mersin, 1840’ta ticaret için kurulmuş bir şehir. Süveyş Kanalı 1867 yılında inşa edilirken, Levanten diye bilinen Beyrut-Baalbek kökenli Hristiyanlar da Mersin‘e gelip yerleşmişler. Süveyş Kanalı‘nın inşaatında kullanılan kerestenin de çoğunlukla Mersin‘deki Kızılçam Ormanları‘ndan kaçak olarak sevk edildiği düşünülüyor.

mersin 1923

Demokrat Parti döneminde yapılan limanla birlikte, Mersin hızla, Çukurova’nın tarım ürünlerinin ihraç edildiği bir liman ve ticaret merkezi haline gelmiş; göç alarak büyümüş bir şehir. Kentin asıl yerlisi olan Arabuşağı, Yörük, Girit göçmeni, Musevi ve Levanten sentezi ile Mersin bir kültür beşiği. Cumhuriyet’ten sonra şehirde yapı değişmiş, çoğu yabancı pasaportluymuş. Ya tek pasaport olacak ya da gidecekler denilince 1923’te çoğu terk etmiş Mersin’i… Mallarını, mülklerini bırakıp gitmişler. Şehir hep ekonomi üzerine geliştirilmiş. 1960 yılında liman kurulunca insanlar ticaret vesilesiyle şehre gelmişler gitmişler, gelmişler gitmişler ve şehirde göç kültürü böyle başlamış.

eski mersinŞehrin gelişim sürecini, anne tarafından Levanten olan bir yerlisi şöyle anlatıyor: 1979’da Lübnan’da iç savaş ile birlikte Mersin’den İran’a, Irak’a ticaret, nakliye başlıyor. Bu sıralarda 70’te şehir kabuk değiştirmeye başlıyor. 79’da İran’da devrim olunca Mersin ilk ekonomik darbesini almış oluyor. 1990’da Irak Savaşı ile şehir ölü şehre dönüşüyor. Bütün yatırımlar duruyor. Halk bekliyor. 2010’a geldiğimizde işsizlikle boğuşan bir şehir görüyoruz…

mersin göçMersin bir sürü lisanın konuşulduğu göçle kurulmuş bir şehir. 1840’a kadar herkes kendi lisanıyla konuşuyormuş: Fransızca, Arapça, Rumca, İtalyanca… Geçim derdine düşen herkes ticaret için Mersin’e gelmiş. Yapısı itibariyle Mersin şehri barışçı bir kimliğe sahip, kimse ile kavga etmek istemiyor. Yakın geçmişe baktığımızda ise 1984’ten sonra zorunlu bir göç olmuş bir sürü fakir insan yüklenmiş gelmiş, akrabalarına sığınmış, iş bulamamışlar. Mersin’de kimlik sorunundan öte halkın olup bitenin farkında olmayışı sorunu herkes tarafından dile getiriliyor.

mersin göç 2Çukurova topraklarında bulunduğum süre boyunca Mersin’de kentlilik bilincini düşündüm. Ticaretin bu kadar öne çıktığı bir şehirde kente dair aidiyet hissedemeyen halkı düşündüm. Ticaretin durmaksızın çektiği göçmenleri düşündüm. Umutlarla şehre saldıran bilinçsiz yerleşimleri, yaşama derdine düşmüş bencil ve bencilliğinden daha çok masum halkımı düşündüm. Mersin’e ne büyük zararlar veren ama hiç ama hiç farkında olmayan göçmenleri düşündüm. Mersinli olmayan, sonradan edinilen aidiyetleri duydukça, böyle güzel bir bölgenin, Türkiye’nin ufak bir kimlik temsili olan bu kentin nasıl kimliksiz kaldığını anladım.

cukurovaTarsus, Berdan, Anamur Ovaları bereketle isimlenmiş. Elverişli ve bu üretkenlikten de mutluydu topraklar. Bu bereket şehir kimliğine çok da yaramıyor. Ticarete imkan sağlayan, toprakları verimli şehir sürekli göç alıyor. Bu göçler şehri darmadağın etmiş. Sosyal patlamaları doğurmuş. İmar planları eksik hızla büyüyen bir şehir, üstelik yeni yerleşim yerleri planlanmamış ve bu plansız yapılanmalar sonucunda liman kenti gettolaşmış. Mahalleler arası farklar keskin. Kişi başına yıllık geliri 40 bin dolar olan mahallelerle, 500 dolar olan mahalleler mevcut. Oluşan mahalleler arasında sosyal yardımlaşmayı besleyen ortak bir inanç geliştirilememiş. 4 bin civarında sokak çocuğu…

berdan cayiBerdan Çayı’ndan geçtik, Mersin’in su ihtiyacının çoğu buradan sağlanıyor. Bir de Göksu vardı tabi unutulmaması gereken. 1990’larda şehirdeki hoşgörü iklimi değişiyor. Halkın milli duyguları istismar edilmeye başlanıyor. Doğu’da patlayan her silah adeta Mersin’de yankısını buluyor. Yerli halka göre, kent bir laboratuvar gibi kullanılmaya çalışılıyor.

1999’dan sonra provakasyonlara uğrayan bir kent haline dönüşüyor Mersin. Halk medyanın aşırı ilgisini suçluyor, etkilerinin geniş alanından uzunca bahsediyor. 2000’li yıllardan sonra ise Mersin’de farklı bir yapı oluşuyor. Bir kesmin diğerini görmezden gelir gibi yansıtıldığı dönemler başlıyor. Bunlar, aidiyet sorunları ile pekişiyor. Kente aidiyeti pekiştiren unsurlar gerek. Yani kentlilik bilincini beslemek adına kentleşme süreci hızlandırılmalı. Kuzeyi Orta Toroslarla çevrili olan Mersin, dünyada Hıristiyanların ve Müslümanların ortak mezarlığa sahip olduğu tek kent.

cennetSona doğru, Cennet Çöküğü’nden ve Cehennem Çukuru’ndan söz etmeliyim. Cennet Çöküğü, bir yeraltı deresinin yol açtığı kimyasal erozyonla tavanın çökmesi sonucu meydana gelmiş büyük bir çukur. Çökük tabanının güney ucunda 200 metre uzunluğunda ve en derin noktası 135 metre olan büyük bir mağara girişi ve bu mağaranın ağzında küçük bir kilise var. Kilisenin giriş kapısı üzerindeki 4 satırlık kitabede, bu kilisenin V. yüzyılda Paulus adında dindar bir kişi tarafından Meryem Ana‘ya ithafen yaptırılmış olduğu yazıyor. Cennet Çöküğü‘nün içine her biri oldukça geniş 452 basamaklı taş bir merdivenle iniliyor. Kiliseye 300. basamakta varılıyor. Kiliseden sonraki mağaranın bitim noktasında mitolojik bir yeraltı deresinin sesi duyuluyor. Merdivenler bir hayli yorucu ve kaygan olmasına rağmen, aşağıya doğru serinlik insanın içine huzur veriyor. Yorulduğunuza değiyor. Cehennem Çukuru’nun kenarları içbükey olduğu için içerisine inmek mümkün değil.

karainMitolojik hikayesine gelince şöyle; Zeus, alevler kusan yüz başlı ejderha Typhon‘u buradaki bir kavgada yendikten sonra, Etna Yanardağı‘nın altına sonsuza dek kapatmadan önce bir süre Cehennem Çukuru’nda hapsetmiş…

Mersin her etnik kökenden insana sahip. Mersin’in ileri gelenleri, Mersin’in ve Mersinlilerin günlük yaşantılarında ‘ifrat ve tefrit’ten sakınmaları şarttır diyor. Şehrin mahalleleri arasındaki büyük farklar ve mahalleler arasındaki iletişimsizlik sorunların anası. Müftü Deresi’nin doğusu ve batısı arasındaki farklar gibi… Tanırsan korkmazsın denir ya işte halkın birbirinden çekinmesi ve korkmasının sebebi şehrinde yaşayan farklı kültürleri tanımaya kendini kapamasından kaynaklanıyor.

Bu antik yörenin efsaneleri bitmiyor. Beni en çok etkileyen efsane Şahmaran oldu… Efsaneye göre: Şahmaran yüzlerce yıl önce Tarsus‘ta yaşayan yılan vücutlu kadın başlı bir kahraman. Bahçesinde insanı cezbedecek her türlü yiyecek ve ziynet eşyası bulunan Şahmaran kimsenin bilmediği bir yerde insanlardan uzakta yerin altında yaşamış, ta ki insanlar Camsab tarafından bulunana kadar.
şahmeranYoksul bir ailenin oğlu olan Camsab bir gün ormanda bir kuyu dolusu bal bulmuş. Balı çıkarmak üzere kuyuya inen Camsab‘ı, bütün balı yukarı çeken arkadaşları aç gözlülükleri yüzünden kuyuda bırakmışlar. Yalnız başına feryat eden Camsab tam da ümidini kesmişken topraktan iğne deliği büyüklüğünde ışık sızdığını fark etmiş. Cebindeki bıçak ile ışığın geldiği deliği büyüten Camsab, ömründe görmediği kadar güzel bir bahçeye girmiş. Bu bahçede dünyada eşi benzeri olmayan çiçekler, ortasında bir havuz ve çevresinde oturaklar ile bir yığın yılan bulunuyormuş. Havuzun başındaki taht üzerinde insan başlı, süt beyaz vücutlu bir yılan Camsab‘a kendi diliyle hitap etmiş: ‘Hoşgeldin insanoğlu, çevrendekilerden korkma sen bizim misafirimizsin’ 

Şahmaran, Camsab‘a türlü türlü yiyecekler ikram edip kendi ülkesine nasıl ve neden geldiğini sormuş. Camsab hikayesini uzun uzun anlatmış . Camsab‘ı dinleyen Şahmaran başını sallayıp: “İnsanoğlu nankördür, hilekardır. Küçücük menfaatleri karşısında muazzam zararlarına razı olur” demiş. Şahmaran‘ın güvenini kazanan Camsab uzun yıllar bu bahçede yaşamış. Yıllar sonra bir gün Şahmaran‘a yaklaşan Camsab, ailesini çok özlediğini söyleyip, ‘N’olur beni aileme kavuştur’ diye yalvarmış. Bunun üzerine Şahmaran kendisini salıvereceğini, ancak yerini kimseye söylemeyeceğine ve asla hamama girmeyeceğine dair söz vermesini istemiş. Çünkü Şahmaran‘la karşılaşan her kim olursa hamama gittiğinde vücudu pullarla kaplanırmış. Şahmaran‘a söz verip ailesine kavuşan Camsab uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmaran‘ın yerini kimseye söylememiş ve hiç hamama gitmemiş. Derken bir gün Camsab‘ın yaşadığı ülkenin hükümdarı Keyhüsrev hastalanmış. Vezir, hastalığın çaresinin Şahmaran‘ın etini yemek olduğunu söylemiş ve herkesin hamama getirilmesini istemiş. Önceleri direnen sonra zorla hamama gotürülen Camsab‘ın vücudu hamama girince pullarla kaplanmış. Sonunda da yapılan işkenceye dayanamayarak canını kurtarmak için kuyuyu göstermiş. Hemen kuyunun başına gidilmiş ve Şahmaran dışarı çıkarılmış. Camsab‘ı gören Şahmaran: ”İşte Camsab nihayet kanıma girdin. Ben insanoğluna itimat edilmeyeceğini biliyordum. Fakat ne çare ki yine aldandım” demiş. Ölüme giderken de Camsab‘a,Beni toprak çanakta kaynatıp ilk suyumu sana içirecekler sakın içme zehirlidir. İkinci suyumu iç gövdemi de hükümdara yedir’ demiş. Şahmaran‘ın söylediklerini harfiyen yerine getiren Camsab ilk suyu vezire içirip ikincisini kendisi içmiş. Etini de hükümdara yedirmiş. Vezir ölmüş hükümdar da kısa sürede iyileşip Camsab‘ı veziri yapmış.

Efsaneye göre Şahmaran‘ın öldürüldüğünü yılanlar bilmemekte. Şahmaran‘ın öldürüldüğünü öğrenen yılanların şehri basacağı rivayet ediliyor. Kanımca bugün Mersin’de farklı etnik grupların birlikte yaşamayı edinilmiş bir davranıştan öte içsel bir güdüyle uyumla sürdürmelerine karşın televizyonlarda başka türlü kelimelerle duymamızın sebebi medyanın Şahmaran’ın öldüğünü öğrenen yılanlar olarak bu mistik, bu verimli, elverişli topraklarda dirilmeleridir.

Yılanlar medya kılığında Doğu’da yaşanan her yürek acısında şehri kuşatıp, basıyorlar…

 

Gülsünay Uysal, 25 Mayıs 2010, Mersin

Bunları da okuyabilirsiniz

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

All for Joomla All for Webmasters