Kromozomlarıyla Oynanmış Toplumun Çocukları

Kromozomlarıyla oynanmış toplumun çocukları, kendinize gelin, bu son şansınız! Bu toplum adet sancıları çekiyor. Hep gizlemeye çalışıyor ağrılarını. Ah bir çatlak, ufacık bir çatlak… Kan akmaya başladığında her şey geçecek. Ya hiç durmazsa…

isyanKişiliksizleşme serüvenimiz nerede başladı? Varlığımızın yok oluşu. Herhangiliğimiz. Çoklu yoksulluğumuz. Farklılık yolundaki aynılıkta yok oluşumuz. Çok kişilikli kimliğimiz. Bunca gürültü, bunca ses? Sessizliğimiz. Renksizliğimiz. Bir similasyon hayatlarımız, simulakrlarımız. Bu bolluk bu sonsuzluk içinde darlayışımız. Hikayenin başını bilen var mı?

Kaybolmak üzereyim karşınızda. Elimi tutacak var mı? Işık… Biraz ışık sadece. Işık tutmayı bilen var mı?

Hikaye ne Ötüken’de ne Buhara’da ne Semerkant’ta başladı. Hikaye ne Söğüt Domaniç’te, ne 1453’te ne 1923’te başladı. Hikaye ne modernizmde ne post versiyonunda başladı.

Dava insanla başladı.

Ahlak derken… Bazen Mahabaratasını Hindistan’ın, bazen Aristo, Platon, Smith bazen de Mevlana, İbn-i Sina, Yunus Emre okurken… Düzen nerede bozuluyordu? Nerede başlıyordu bitmeyecek olan bu kargaşa, bu düzmece oyun, bireysel çıkarlar, kişilik bozulmaları, ikiyüzlülükler, yalanlar, riyalar… Nerede başlıyordu?

Osmanlı’nın son dönemlerinden bir hikaye. Kargaşa, kaos, düzensizlik ürpertiyor tenimi. Buz kesiliyorum dinlerken. Zor bunları yazılı kaynaklarda bulmak. Kulak vermek lazım işitince. Sorunu insanın olduğu her yerde buldukça kaybediyorum. Babası olmayan ve annesine tecavüz edilen delikanlı, kadıya gidince kapıdaki görevli derdini soruyor. “Anneme tecavüz ettiler diyor” delikanlı, onu kadıya şikayet etmeye geldim. O da gülüp: “Kimi kime şikayet ediyorsun oğlum, anana giden kadı” diyor. Hikaye burada başlamıyor, biliyorum, ama aslı şu ki burada asla ve asla bitmiyordu.

I.Dünya Savaşı’nda Yemen gazisi cepheden köyüne döndüğünde, Gönen’in o küçücük köyünden karısının dağa kaldırıldığını görünce, kendini gerçek savaşın içinde buluyordu. Ateş yakıp oynatılan kadınlar. “Dağa kaldırmak” denilince herkesin anladığı şey. Bu tarif, bu izah, bu anlatım nasıl da yerleşmişti sinemize. Yunanlılar’ın top sesleri Polatlı’dan duyulunca korkanlar, kaçanlar, tırsanlar olmuş. Ve bunun için çıkmış ya “Vur Emri!” O nedenle kafamda belirir sorular: Acaba orada vurulmayıp kurtulanların torunları mı Fatmagül’e sarkanlar?

Hikaye burada bitseydi Vedat Türkali, “Fatmagül’ün suçu ne?” gibi bir roman yazmazdı. Şimdi dizilerde verildikçe meşrulaştığı kanaatinde olduğum bu mide bulandırıcı hikaye gerçek olamazmış gibi gelse de 7-8 yıl önce Diyarbakır kırsalında, bu yıl Temmuz ayında da Bursa civarlarında aynısı yaşandı.

Bursa’da yaşanan şöyle cereyan etti: Bir genç çocuk, sevgilisi ve gencin üç arkadaşı pikniğe gidiyorlar. 5’i de alkol alıyor. Genç, kızı bir kulübeye götürüyor. Arkadaşları da geliyor. Sonrası malum…

Büyük Dedem silah arkadaşı Kürt Ahmet ile beraber, Galiçya cephesinden gönüllü birliklere katılınca, Filistin cephesi yollarındayken not düşüyor hatıratlarına: Mavzeriyle, martinisiyle tren her yavaşladığında, ne pahasına olursa olsun kendini atanları, kaçanları… 

Hikaye burada bitmiyor. Hikaye insanla devam ediyor. Senle, benle. Bizim olduğumuz her yerde. Nefsin olduğu her yerde. Fani olanla devam ediyor. Okumak istediğini yazıyor insan. Tezer Özlü böyle söylüyor diye değil. Bu böyle olduğu için. İnsan okumak istediğini yazıyor. İnsan bencil. İnsan fırsatçı. Fırsatçı olan akıllı. İnsan tatlı su kurnazı, böylesi makbul bu toplumda. Şimdilerde insan cingöz. Cingözsen kıymetlisin bu coğrafyada. Çünkü bu topraklarda yaşayan insanların zihni,“Devlet malı deniz, yemeyen domuz.” Gibi atasözleriyle biçimlendirildi. Çünkü bize, “Bal tutan parmağını yalar.” Dedi atalarımız. Günde en az beş kere duyduk büyüklerimizden, “Ekmek aslanın ağzında”ydı.

Gözünü aç evlat! Fırsatçı ol. Dostum dediğin yanı başındaki arkadaşın senin rakibin. Sıranı kaptırma. Daha az uyu. İyi davranma. Psikolojisini boz kelime oyunlarınla. Dost yok, dostluk yok. Rekabet. Piyasa. Pazar. Kızım gözünü sakın kırpma. Gerekirse yalakalık yap. İyi ilişkiler kur. Bu ülkede işler tanıdıkla yürür. Bir yerlere geleceksen başını dik tutma. Eğil, bükül. Eve gittiğinde yatmadan önce “Tövbe” demeyi sakın unutma. Onunda vakti gelecek. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demekten gocunma.

Açın bir zihninizi bakın. Neler göreceksiniz. Nerelerde kesilmiş düşüncelerimiz. Öncesi var. Çok zor bunu bulmak. Karanlık bir sis, dehliz gibi bir koridor, sonu görünmeyen bir kuyu, bulanık bir su birinkitisi… Her şey çıkabilir. Deştikçe karışabilir. Çözdükçe çözümsüz. Bir örgü yumağı kedinin her yerine dolanan. Fazla kurcalama, kendini kaybedebilirsin seni biçimlendirenleri ararken. Yüzleşmek şart hazır olduğunda. Ayna parçalar. Ayna asla acımaz. Kendini bulma serüvenin ne zaman başlar bilemezsin. Kendiliğinden olacak. Aynada bulacaksın kendini. Ya da bir su birikintisine bakarken yok olacaksın. Önce kendini sonra tüm cevapları. Bekle. Telaşa mahal yok.

İşte böyle zımparalandık oramızdan ve buramızdan. Doğru insanımız yontuldu ve biçildi. Hırslı olan, rekabeti seven, her zaman sadece kendini düşünebileni yücelttik. Dedik ki: Profesyonellik. Homoekonomik bir şeyler belirdi. İdeal insanımız, takım elbiseler giyen, her gün aynı saatte kalkıp, aynı saatte yemek yiyip, aynı saatte yatan, öğlen yemeklerinde çocuklarının hangi kolejde okuyacağını konuşan, hafta sonları spor merkezlerinde spor yapan bireyler yarattık. Bunlara özendirildik. Dediler ki bize, tekrarlanan şey düzendir. Oturan bir şeydi düzen. Oturmuş bir düzeni var deniyordu mesela. Komşunun oğlu bankada çalışan Can’ın, Canberk’in, Berkcan’ın 9-6 mükemmel hayatıydı övülen. Arabasını da almıştı. Ev kredisi çekmişti şimdi de. Bir de kız bulsalardı.

Bu iş böyle başlamadı tabii. Hep vaktinde uyuyan akraba çocukları vardı öncesinde. Özendirildiğimiz. Kereviz, karnabahar yemeyi bile seven kanaatkar kardeş çocuklarımız. Ödevlerini erkenden bitiren sınıf arkadaşları. Sınavların hepsinden yüksek notta alsanız bir türlü olamadığınız düzenli, disiplinli örnek öğrenci prototipi. Düzeni erkenden oturmuş çocuklar. Rekabet iyiydi o zamanlar. Anneler babalar düşkündü buna. İlkokulda matematik sorusu sorardı öğretmen, cevabı çözüp getiren ilk üç kişiye yıldız atardı. Birbirlerini itenler, kakanlar, kavgalar…

Öküz ArabasıBazen hayatlarımızı bir öküz arabasına benzetiyorum. İnsan, öküz oluyor bu hikayede. Tabi tek başına yüklenemiyor hayatı öküz, yanına birini alıyor. Yani bir öküz daha. Hayatın dalga boyu hiçbir düzlemde bir insanı tek başına sürüklemeye elverişli olmadığı gibi iki kişiyi de yan yana götüremiyor uzun süre. Öküz arabasını boylu boyunca tutan şey yani ‘Sal’, hayatlarımızdaki ‘Ahlak’a denk düşüyor. Gürgenden yapılıyor Sal. Ağacı ne kadar sağlamsa o kadar diri kalıyor öküz arabası. Dümdüz ve doğru. Anneannem der ya hep: Doğru zıngıldar ama devrilmez.

Boynumuzu ‘Boyunduruk’a sokuyor ve başlıyoruz yaşamaya. ‘Boyunduruk’ yani ‘Para’. “Sorumluluklarımız” bizi paraya bağlı kılan tüm sorumluluklarımız bir “Zelve” gibi kilitliyor insanı boyunduruğa. Yani öküzün sorumluluklar uğruna paraya bağımlı hale gelmesi. Çekiyoruz hayatı bu sorumluluklarla kelle kilit.

Toplum var, baskısı var, normları var, kuralları var… İşte tüm bunlar, öküz arabasındaki ‘Arış’ görevi görüp sorumlulukları uğruna kendini para kazanmaya teslim etmiş insanı, kuvvetlice birleştiriyor sal ile. “Akıl” işledikçe dönüyor “Arabanın tekerleri”. Onları bağlayan ‘Dingil’lerde pırıl pırıl bir “Zeka”ya tekabül ediyor. Kalbimizse, vicdanımızsa, ruhumuzsa, maneviyatımızsa arabanın dağılmasını engelleyen, kanatlarını tutan 4 ‘Söğen’ oluyor.

Haremi hiç görmeden haremi resmeden batılı ressamlar gibi oldu bu metafor. Keza hiç öküz arabası görmedim. Ancak işte bu kadar resmedecek kadar dinledim büyüklerimden. Zaman oluyor bu benzetmeyi alıp, yarattığım o düzlemden bir eğrisan ile kazıyıp yok etmek istiyorum, hiç izi kalmamacasına ama yine takacak ile bağlayıp sepetimi, vurup sırtıma devam ediyorum yoluma. Ateşe vermek kolay ama ya yalandan bile olsa düzenler… Sırtlanmak, yok etmekten daha sahte ama daha kolay oluyor.

Ne diyorduk, işte biz çok sevdik bizi yapmak istedikleri şeyi. Neden demedik? Herkesin onayladığı şey iyi ve uygun olandı. Soru yoktu. Halbuki bizim dinimiz, islamımız değil miydi bizi sormaya iten? İsyana iten. Ve isyana teslim olmaya. Nerede kaybettik bunu? Neden başlayamadık bir türlü ya da? İslamı neden anlayamadık. Sindiremedik. Sormak ne kadar zordu? Biraz düşünmek. Bu değil miydi bize emredilen? Bu uyku, bu rehavet ne zaman çökmeye başladı? Silkenme vakti çoktan gelmedi mi?

73036_462031523051_575143051_5647187_4220892_n

Süleyman Demirel

Bu hava, bu toprak küskün şimdi bize, vermiyor mahsul. Çok zahmetler gördü bu havayı soluyanlar. Bu halk zulümler çekti. Yollar yürümekle aşınmaz diyen biri vardı hani, nasıl diyordu: “Kürtlere kötü davrandık da Türklere iyi mi davrandık.” Biz güldük. İyi bir şey diyor sandık.

Hani bir zamanlar nasıl da heyecanlıydık. Sarı saçlı, güzel yüzlü, mükemmel İngilizce konuşan bir kadın başbakanı vardı Türkiye’min. Anadolu’nun köylerindeki kuyulardan çıkmasını beklediğimiz sarı kız gibi güzel ve ürkütücü.

Tansu Çiller

Tansu Çiller

Biraz yabancıydı kültürüne ülkesinin: ‘Kırat’a, ‘beyaz at’, ‘ak at’ hatta ‘white horse’ diyordu ama biz inanıyorduk ısrarla ona. İnanmayı öyle çok istiyorduk ki. Sonra bir gün Susurluk Olayı patlamış ki o konuşuyordu ve şöyle diyordu: “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir.” Ve sonra mübarek kurban şeker bayramımızı kutluyordu. Sözcüklerle maske örmek çok kolaydı. Bu topraklar nelere kanadı kimbilir. Dokunamadık hiç belki de.

Bir İtalyan elçiye “Din Arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür.” Diyen Atsızlar geçti bu topraklardan. O anayasa bize bol geldi. İçinde oynamaya başladık diyen gecikmeli resim öğrencisi vardı bir de: “Çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek.” Diyordu. Şimdi Bodrum’da olmalı. “Benim memurum işini bilir.” diyordu Özal. İyi şeyler de yapıyordu kuşkusuz ama paçasından çekiyordu adeta ailesi onu, yıpranıyordu. Onun memuru da öyle oldu işte, işini bildi!

Turgut Özal

Turgut Özal

Bu topraklar en çok sanatçı diye anılanlardan çekti. Aydın olamayan, entelektüellerden yani. Bu topraklar haksız idamlar gördü. Ayhan Aydan, şöyle söyledi mahkeme salonunda: “Ondan çocuğum olsun istemiştim.” Karar onun idamı yönündeydi. 17 Eylül 1961’de İmralı’da idam edildi Menderes. “Yere düşmekle cevher, Sakıt olmaz kadr-ü kıymetten.” Böyle söyledi Avukatı Burhan Apaydın…

Bu yazının ilk cümlesi neydi? Öylesine yoruldum ki… Evet, işte hikayenin başına dönüyoruz.

Kromozomlarıyla oynanmış toplumun çocukları, kendinize gelin, bu son şansınız! Nasıl da germişti hepinizi en başta suyumuza karışınca toplumu içine alan bu küfürbaz genelleme. Ben bu düzenbaz düzende hikayenin ne başını ne sonunu bulabildim. Kayboldum. Önce bir özür dileyeyim sizlerden, hepinizi genellediğim için. Sonra da gelin birlikte en baştan yazalım hikayeyi? Şimdi doğruya doğru demenin tam zamanı, merhum İsmet İnönü değil miydi haykırarak: Bu topraklarda namuslu insanlar, namussuzlardan daha cesur olmak zorundadır! Diyen… Evet?

Gülsünay Uysal, Ekim 2010

  • Karikatürler: Halil İbrahim Uysal

Bunları da okuyabilirsiniz

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

All for Joomla All for Webmasters