Haneke’nin Saklı Filmi Üzerine

Siyah Adamın Sahte Kibarlığı

“Güçlerinin yarattığı yeni araçları kullanmak için sabırsızlanan… Avrupalıların huzursuz ve hırslı zekası…”[1]

Başka türlü insanlara verdiğimiz acılar en çok bizi bağlayan zincirler olurlar yüzleşemedikçe. Katılaşır acı. Vicdansızlaşır. Yakar. Dokunmak istedikçe dokunamadıklarımız olurlar. Bize benzemeyen insanlara verdiğimiz acılar en çok bize dokunur. Rüyalarımızda vururlar. Arkamızdan seslenirler karanlıkta ve yok olurlar ardından. Bir hayli kahpe ve kaypak dokunuşlar. Dışladıklarımıza, ötekilerimize, farklı renkteki sınıf arkadaşlarımıza, farklı dindeki komşularımıza, toplumun birçoklarına daha az benzeyenine verdiğimiz bir ıstırap belki çocuk yaşımızda; yakamızı bırakmaz, paçamıza asılır ölene kadar gözlerimizin önünde o ıstırap. Bazen de olur olmadık yere suçlamamıza sebep olur ötekini; bu geçmişteki vicdan azabı ya da aidiyetlerimiz, öğretilenler, zihnimizde yapılandırdıkları kirli tarih. Çünkü Araplar bizi sırtımızdan vurmuştur. Sonra Kürtler şöyledir. Aleviler böyledir. Türkler öyledir. Tarih kimin tarihidir? Kim yazmıştır bunu? Neyin gerçeğidir? Bunca aitken biz kimliklerimize gerçeği alt üst etmek ne kadar mümkündür? Doğu, nerenin doğusudur? Batılı kimdir? Ne kadar beyazdır? Batı hep bakan mıdır? Hep erkek midir? Hep batısında mıdır Doğu’nun? Kaç cürüm eder günahları? Öldürdüğü siyahların? Çocuklar masum mudur yoksa en acımasız olanları mıdır toplumun? Bir insan, herhangi bir tatsızlık ile karşılaştığında kafasında yarattığı “öteki”ni suçlaması caiz midir? Değilse bu günah kime yazılır? Batı’ya mı? Batılı’ya mı? Ülkeye mi? Başkana mı? Beyaza mı? Şansa mı? Farka mı? Özneye mi? Bir bölgeye, coğrafyaya mı? Avrupa’ya mı? Amerika’ya mı? Beyazlar siyahları gelişine doğrarken olmayışını henüz postkolonyalizmin anlıyoruz ama insanlık o zaman da mı yoktu merak ediyoruz işte cahilce.

Kimileri için imkânsız olan bir şey vardır: “Öteki”ni anlamak. Kimileri, ölümlerle boğulsalar, ölümlere şahit, ölümlere sebep olsalar bile: Anlayamazlar. Öyle ki; ötekilediğimiz insanlar bir gün gelir, gözlerimizin önünde kendilerini öldürürler, onları fark edin diye! Bir kez olsun. Bir kez olsun ötekilenen, ötekileyenin hayatında olmak ister. En azından ölmek ister onun gözleri önünde.  Öylesine dışladığımız, belki aslında dışlamaya bile vakit ayırmadığımız, yok saydığınız, burnumuzun dibinde ama umurumuzun tekinde olmayan insanlar farklı renkleri, dinleri, ırkları, dilleri, aidiyetleri, kimlikleri, yeterli görmediğimiz kültür seviyeleri yüzünden ayrıştırdığımız insanlara yaşam hakkı bırakmayız “biz”in dışında. Kısacık bir bakış ile, bakmayış ile “siz farklısınız” deyiveririz.

Merhametsiz bir filmin eşit olmayan ama adaletli olduğuna inandığımız bir yargısıdır bu metinde yazılı olanlar. Eğer hala (ki çok yazık size) izlememişseniz Haneke’in Caché’sini, önce yazıyı mı okursunuz, filmimi izlerseniz çok umurumda değil. Ama bu yazıda filmdeki olaylar da, aşağı yukarı bir izleyicinin alabileceği mesajlar da yazıyor. Kaldı ki filmi izleyip bu mesajları alamadıysanız o zaman siz Edward Said okumalarıyla bir an önce girmelisiniz postkolonyalizm meselesine. Daha fazla ermeden yaş kemale.

Caché[2], öylesine bir sokağa yerleştirilmiş kameradan akan görüntülerle başlıyor. Sakin bir sokak. Kamera bir eve odaklanmış. Yoldan insanlar geçiyor, kuş sesleri geliyor kulağımıza. Sesliği bir erkek sesi bozuyor. Bu George (Daniel Auteuil)’un sesi ve bu film bu sesin etrafında dönüyor.

George: Eee?

Anne: Bir şey yok.

George: Neredeydi?

Anne: Bir naylon torbanın içinde, kapının önünde.

Anne (Juliette Binoche), George’un karısı. Bu giriş sahnesinde izledikleri görüntü kapılarına bırakılmış bir kasete ait. Kaseti kimin bıraktığını bilmiyorlar. Kayıt 2 saatten fazla sürüyor. İleri, geri sararak evlerini izleyenin amacını, nereden çektiğini, nasıl fark etmediklerini anlamaya çalışıyorlar.

Caché, George’un gözünden bir film. Kaseti inceledikleri giriş sahnesinin ardından gelen sahneyle de bunu netleştiriyoruz. George ve Anne mutfaktalar. Yemek yiyecekler. Anne yemeği hazırlamış. Servis ediyor. Yemeğin çok iyi olmadığını söylüyor vs. ama George sadece kaset olayını düşünüyor. Anne ise daha rahat ve umursamaz George’a göre. Anne yemekleri koyarken George, Anne’a kasetin içinde bulunduğu poşeti soruyor. Anne içeride bir yerde olduğunu söylüyor. George bir not olup olmadığını merak ediyor, Anne ise gidip kendin görebilirsin diyor. Biraz da sinirleniyor. Masaya oturuyorlar. Yemek yerken George bir poşet fark ediyor ve yerinden kalkarak soruyor:

George: Şunun içindeydi değil mi?

Anne: Evet. Beni aptal yerine mi koyuyorsun?

George: Gözünden kaçan bir şey olabilir.

Anne: Kaseti çıkarmayı unuttun. Belki üstünde görmediğim bir şey vardır.

George: Peki, tamam. Ben sadece…

Kapı sesi gelir ve Anne kapıya koşar. George yemeğe devam eder. Söylenerek: Oğlumuz da geldi. Geç gelmesi hiç gelmemesinden iyidir.

Haneke bize George’un hegemonyasında bir dünya sunuyor. George sinirlenme hakkı olan, önüne yemek koyulan, sorgulayan, güvenmeyen, çocuğuna atar yapan, hali vakti yerinde bir televizyon programı sunucusu, yani 2005 Fransa’sında şanslı bir beyaz adam.

Bir sonraki kaset ağzından kan akan bir çocuk kafasının çizili olduğu kağıda sarılı. Normal ailenin normal yaşantısı yoksa bir drama mı dönüşüyor bile dedirtmiyor bu sahne. Çünkü her şey o kadar belirsiz. Kaset görüntüleri yine aynı. Evin karşısına yerleştirilmiş bir kamera, eve giren çıkanları ve sokaktan geçenleri gösteriyor. Polise mi gitseler yoksa Pierrot(oğulları)’ya mı sorsalar arkadaşlarından biri olabilir mi diye bunu bile bilmiyorlar.

Haneke’in bize evde George’a gelen telefonları cevaplayan sekreter havasıyla sunduğu Anne bir gün bir telefon alıyor. Biri yine George’u soruyor, evde olmadığını ve kiminle görüştüğünü soruyor Anne, telefondaki kişi George Laurent ile görüşeceğim diye yineliyor. Sonra tekrar ve bağırarak. Bunun üzerine Anne telefonu kapatıyor. Aynı anda George’un iş yerine bir kart geliyor. Ağzından kan akan bir çocuk kafası resmi çizilmiş üstüne. Birlikte polise gidiyorlar.

Telefondaki ses kasetleri ve kartpostalı gönderen siyah adamımız: Majid. Varlığını hissettiğimiz ilk belirtisi sesi. Bir sonraki George ve Anne’ın polisten çıkarken yaşadıkları sahnede de bir siyah adam mevzusuna giriş yapılıyor. George ve Anne hızla çıkıyorlar binadan. George ve bisikletli bir siyah çarpışıyorlar.

George: Deli misin? Geri zekalı!  

Diye bağırıyor. Siyah adam duruyor, dönüyor ve “Ne?” diyor.

George: Dikkat etsene, kuş beyinli.

Anne: Tamam, boş ver.

Siyah genç: Ne dedin? Bir daha söyle bakayım.

George: Kör müsün nesin?

Siyah genç: Hayal görüyorum herhalde. Yola bakmadan fırlayan salak ben miyim?

George: Ters yönde giden sizsiniz ama!

Siyah genç bisikleti bırakıyor. George doğru yürüyor ve:

  • Bana bir daha bağır. Hadi bir daha bağır. Diyor

Anne: Tamam, kavga etmeyeceğiz herhalde. Siz dikkat etmediniz, biz de dikkat etmedik. Tamam mı?

Siyah genç: O çenene sahip ol, tamam mı?

George susuyor! Arabaya gidiyorlar. Biniyorlar. George’un ilk söylediği söz  “Affedersin” oluyor. Kibar beyaz adamımız George eşinden özür diliyor. Ama olmadık yere, bir siyah genç ile yaşanılan bir kazada küfür edebiliyor rahatça. Kibarlığı “kendinden” olana.

İlerleyen süreçte Pierrot’nun okuluna da aynı kart geliyor. Bir akşam arkadaşları evlerinde yemekteyken kapı çalıyor ve bir kaset daha bırakılıyor kapıya. Masada siyah bir kadın arkadaşları da var, içki içip, sohbet etikleri kendileri ile aynı sosyokültürel seviyede olan. Masadakilerden biri de Anne’ın sevgilisi.

George öncelikle saklamaya çalışıyor ama daha sonra kaseti birlikte izliyorlar. Kasetteki görüntü bir arabadan çekilmiş, yolculuk. Araba George’un çocukluğunu geçirdiği evin önünde duruyor.

Bu kasetten sonra George annesini ziyarete gidiyor. Onunla yaptıkları sohbette George annesine Majid’i soruyor. Majid yani bu kasetleri, kartları gönderen adam George’un çocukluk arkadaşı. Onların evinde kalıyor bir süre. George’un anne ve babası onu evlat edinmek istiyorlar. Ama annesi ile yaptıkları diyalogdan anladığımız üzere George’un sebep olduğu bir şeyden ötürü bu durum gerçekleşmiyor.

George bu kasetleri çocukluk arkadaşı Majid’in gönderdiğinden şüphelenmeye başlıyor. Kasette kamera izleyeni bir adrese götürüyor. George bu adrese gidiyor. Ama gitmeden önce George ve Anne arasında filmin ikisi arasındaki gerilimli ilişkisini anlatan bir tartışma yaşanıyor. George birinden şüphelendiğini ama henüz söyleyemeyeceğini, ona güvenmesi gerektiğini söylüyor. Anne çok sinirleniyor. Karşılıklı bir güven ilişkisinin altını çiziyor. Ben sana güveneyim ama “neden bir kere de sen bana güvenmiyorsun?”, neden tersi hiç olmuyor diyor. George kendisinin daima özne olduğu bir hayat kurgulamış. Diğerlerinin fikirleri, görüşleri, bakışları onu hiç ilgilendirmiyor. Zaten görmüyor, duymuyor.

George ile Majid’in yıllar sonra ilk karşılaşmaları Majid’in evinde gerçekleşiyor. George para mı istiyorsun? Neden o kasetleri gönderiyorsun? İntikam mı almak istiyorsun? Gibi sorular soruyor ve tehdit ediyor. Ama Majid’in yani siyah adamın söyledikleri ile filmin bütününe dair bir okuma yapabiliriz, işte altının çizilmesi gereken replikler şöyle:

Majid: Bu kapıyı çalacak en son kişinin sen olduğunu sanırdım.

Majid: Neden benle sizli bizli konuşuyorsun?

Majid: Beni tanımazdın değil mi? Sokakta karşılaşsak dönüp bakmazdın bile.

Majid: Yoksa beni döver misin? Senin için çok zor olmalı. Eskisine göre bayağı büyümüşsün. Ama suratımı dağıtsan bile bir şey öğrenemeyeceksin. Hatta beni öldüresiye dövsen bile. Ama sen bunu yapamayacak kadar kültürlüsün. Üstelik kaybedecek çok şeyin var.

Majid: İnsan elindekileri kaybetmemek için neler yapmaz ki.

Majid: Gelmene sevindim.

Filmin önemli sahnelerinden biri George, Majid’in evini terk ettikten, karısına o kasetteki adreste hiç kimsenin oturmadığına dair yalan söyledikten sonra George ile Majid’in karşılaşmasının kayıtlı olduğu kasetin eve gönderildiği ve Anne’nın George’a hesap sorduğu sahne. Kaseti izliyorlar. O görüşmeyi bir de Majid’in gözünden izliyoruz. George Majid’in evinden ayrıldıktan sonra Majid yaklaşık bir saat ağlıyor. Kamerada bu da var. George, Anne’dan özür diliyor, yalan söylediği için. Anne “özür diledin ve konu kapandı öyle mi?” dediğinde ise George “Ne yapayım, ayaklarına mı kapanayım, o kadar kötü ne yaptım?” diyor. George bambaşka bir dünyada yaşıyor. İnsanlara ne yaptığını asla farkında değil. Bağırıyor. Yalan söylüyor. Unutuyor. Umursamıyor. Karar veriyor. Uyguluyor.

Bu sahnede meseleyi öğreniyoruz. George’un gözünden elbette. George 6 yaşlarındayken Majid’in anne ve babası George’ların evinde çalışıyorlar. 17 Ekim 1961’de polisler 200 Cezayirli Arabı Seine nehrine atıyorlar. Majid’in anne ve babası da bunların arasında ölüyor. George’un anne ve babası bu olaydan ötürü sorumluluk hissederek Majid’i evlat edinmek istiyorlar. Ama George bu durumdan rahatsızlık duyuyor. Evleri dar olduğu için odasını majid ile paylaşmak zorunda kalacağından bunu istemiyor ve sürekli yalanlar uyduruyor Majid hakkında. Sonunda da anne ve babası Majid’i yurda gönderiyorlar ve evlat edinmekten vazgeçiyorlar. Olayın aslı ise şöyle gerçekleşiyor. George, Majid’e bir oyun oynuyor ve horozun[3] kafasını kestiriyor. Onu şikayet ediyor ve bu yüzden de Cezayirli Majid evden gönderiliyor. O artık yaşaması gereken colonisé ve siyah ve pis ve ötelenmiş hayatını yaşamaya başlıyor yurtta. Şanslı beyaz Fransız ise kendi büyülü hayatının tek prensi oluyor.

Sartre, Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri” kitabı için yazdığı önsözde şöyle diyor: “Kurbanlarımız bizi kendi yara ve zincirlerinden tanıyor ve kanıtı çürütülmez yapan gerçek de bu. Kendimizi ne hale soktuğumuzu kavramamız için onları ne hale soktuğumuzu bize göstermeleri yeterli.”[4] Majid, işte tam da bu sebepten George’a kendisini ne hale soktuğunu göstermek için oraya getiriyor. İkisi arasındaki farkı göstermek istiyor. Onun yüzünden okuyamamışlığını onun yüzüne vurmak istiyor. Nelere sebep olduğunu. Yaralarını göstermek istiyor. Bu sitem, bu öfke, bu intikam Majid’i George’a kullandığı her cümlede apaçık görülüyor. Beyaz adam ise göre göre, bile bile, hatırlaya hatırlaya görmüyor, bilmiyor, hatırlamıyor. Beyaz adam, siyah adamı anlamıyor. Anlamak istemiyor. Görmüyor görmek istemiyor. Duymuyor, duymak istemiyor.

Bu kadarla kalmıyor elbette siyah adamın tüm hayatına sirayet etmiş olan bu öfke, bu dışlanmış bu insan olarak sayılma arzusu, o kaseti George’un patronuna da gönderiyor. O da George ile konuşuyor. George’un saldırgan tavırlarından bahsediyor. Bu noktada George sinirleniyor. Çünkü siyah adam artık beyaz adamın sosyal çevresi içindeki saygınlığını tehdit ediyor. George prestiji olan bir televizyon programı sunucusu. Majid’in de dediği gibi kaybedecek çok şeyi var. Siyah adam sonunda kendisini dışlayan, aşağılayan, insan yerine koymayan, saymayan, duymayan, işitmeyen, görmeyen beyaz adamın hayatına girme yolunu bulmuş oluyor.

Bu sırada Anne ise aile dostları ve patronu olan sevgilisi dertleşiyor. Ağlıyor. Görünür de George’un ırkçılığına inanamıyor. Gitgide kocasını duymamaya başlıyor. Pierrot ise evden uzaklaşmaya başlıyor. Çünkü annesini sevgisiyle görüyor. Konuşmuyor. Bir gece Pierrot arkadaşında kalıyor ama eve haber vermiyor. Anne ve George çok meraklanıyorlar. George bu durumdan ilk olarak Majid’i sorumlu tutuyor. Beyaz adam ve daima bela gördüğü siyah adam ilişkisi ile yüzleşiyoruz yine. Polisleri alıyor ve Majid’i evine gidiyor. Majid’in oğlu kapıyı açıyor. Ama ortada çocuk falan yok. George polis aracının önünde siyah adam Majid ve siyah oğlu aracın arkasında sorguya götürülüyorlar. Beyaz adam gücünü beyaz olmanın sınırsız suçlama yetkisiyle siyahları istediği alıkoydurabiliyor çünkü çocuğu kayıp çünkü çocuklarıyla ilgilenmedikleri için çocukları eve gelmiyor, bulamıyorlar ve akıllarına ilk olarak gelen siyah adam oluyor.

George iş yerinde program kurgusu yaparken telefon çalıyor. Arayan Majid. George ne istiyorsun şimdi? Diyor. Majid, George’u evine çağırıyor. George gidiyor. Majid’in 47 numaralı mavi kapısını çalıyor. Majid çok kibar karşılıyor. Geldiğin için sağ ol diyor. George çok sinirli, saldırgan ve agresif. Ardı ardına sorduğu sorularla neden kendisini buraya çağırdını öğrenmek istiyor. Majid çok sakin. Kasetlerle bir ilgim olmadığını söylemek için çağırdım diyor. Sonra da şöyle diyor:

Majid: Gel dedim çünkü orada olmanı istedim. Diyor.

Majid bunu derken cebinden bir bıçak çıkarıyor, George bir adım geri çekiliyor. Bu sahne çok hızlı gerçekleşiyor. Majid, cebinden çıkardığı bıçakla boynunu kesiveriyor anormal bir el çabukluğuyla. Aynı gönderdiği ağzından kan akan çocuk kafası resimleri gibi fışkırıyor kan boğazında duvara. Duvar kan oluyor. George sadece izliyor. Majid yığılıyor. Boylu boyuna uzanıyor kapının önüne. George bakıyor. İlk defa belki de ilk defa siyah adam Majid, beyaz adamla olan irtibatında özne oluyor. O eylemi gerçekleştiren oluyor beyaz adamsa bakan. Majid sadece bunu istiyor. Bir kere karar veren olmak. Bir kere sayılmak. İnsan olduğunu, yaşadığını göstermek istiyor. Öyle ki George’un kendi evine gelmesinden bile mutlu oluyor her ne sebeple olursa olsun. Ve onun bütün hayatını mahveden, bir beyaz adam gibi kültürlü olmasına engel olan George’u ölüm sahnesine tanık etmek istiyor. Batılı beyaz adam George’un bencillikleri Majid’in intihar etmesine sebep oluyor. George ise bunu hiç umursamıyor. Hatta bu anın ardından şehre gidiyor ve sinema izliyor. Belki de en fazla vaktini harcıyor George, Majid için, en yoğun duygularını besliyor. Şaşırmak. Beyaz adam, siyah adama ilk defa şaşırıyor.

Batılı beyaz adam ve kurbanları… Batılı beyaz adam ve tanımları. Batı’nın tanımladığı doğu. Edward Said, Şarkiyatçılık’ta Doğu’nun coğrafi bir şey olmadığını, Batı’nın yarattığı (Orientalisation d’Orient) bir söylem olduğunu söyler. Neyin nerenin doğusu? Doğu yapılmış bir şeydir der. Said’in özne-nesne yaklaşımını inceleyecek olduğumuzda ise diyor ki Said, özne her zaman Batı’dır. Dönüştürecek olan onlardır. Said’in özne ve nesnesini, doğu-batısını, kolonisatör ve kolonize edilenini, bakan ve bakılanını bize pornografikleştirmeden sunuyor Haneke. Laik dünya, insanlar tarafından üretilmiş bir şey olarak tarihin dünyasıdır diyen Said yine aynı metinde şöyle der: Liderlerimizle entelektüel uşaklarının kavramaktan aciz oldukları anlaşılan şey şu ki tarih –“biz” kendi geleceğimizi yazabilelim, o aşağı halkların örnek alması için kendi hayat tarzımızı dayatabilelim diye- bir karatahta gibi silinip temizlenemez.[5] Geçmişin bu yaşanmışları Said’in dediği gibi silinmiyor öyle kolayca. Öfkeler kutuplaşıyor her geçen gün biraz daha. Unutulmuyor insanın aidiyet çabası, kimlik derdi ve bir gün işte böyle yüzüne çarpıveriyor Batılı, beyaz adamın. Batılı moderniteyi bir tek anakronizm içinde okuyor. Onu da Batı’da görüyor. Batı, moderniteyi yaşarken henüz başka bir zamansallığı yaşayan bölgeler geç kalanlar oluyor.[6] Ve ne yazık ki geç kalanlar hep geç kalıyor.[7]

Caché’nin en vurucu sahnesi ise Majid’in intihar sahnesi değil; Majid’in oğlunun, George’un iş yerine geldiği ve onunla konuştuğu sahne. İlk olarak siyah adam Majid’in siyah oğlu çok kibar bir şekilde konuşmak istediğini belirtiyor ama beyaz adamın vakti yok ne yazık ki. Burada ilk göze batan Majid’in oğlunun dili bir beyaz adam gibi kullanması, bir beyaz Batılı kadar kültürlü oluşu fark ediliyor. George vaktinin olmadığını söylüyor ve asansöre biniyor. Majid’in oğlu da George’un ardından asansöre biniyor. Asansörde tam bir bakış oyunu yaşanıyor. Majid’in oğlu hızlı hızlı nefes alıyor. Bir hayli gergin görünüyor. Yanındaki sarışın kadın siyah genç Majid’in oğluna bakıyor, Majid bakışlarını indiriyor. Kadın bakışlarını çektiğinde Majid’in oğlunun üzerinden, Majid’in oğlu George’a bakıyor. Bakışlar asıyor, kesiyor ve yargılıyor. Adeta asansörde hesaplaşma yaşanıyor. George ısrar eden oğlunu Majid’in reddediyor. Ama siyah genç vazgeçmiyor. George’un kapayarak, ardında bıraktığı beyaz cam kapıyı açıyor. Arkasından diğer iş arkadaşlarının da duyacağı şekilde bağırıyor: Sizinle konuşmak istiyorum, lütfen. Burada sanki bu genç kendini göstermenin bir yolunu arıyor. Aynı babasının yaptığı gibi. Majid’in kendini göstermek için, insan olduğunu, yaşadığını beyaz adama kanıtlamak uğruna onun gözleri önünde intihar edişi gibi Majid’in oğlu da bir beyaz kadar, bir Batılı gibi kültürlü ve kibar olduğunu göstermek için direniyordu. Aslında bunu Fanon bir cümleyle anlatıyordu: Siyah adam insan olduğunu göstermenin yolunu arıyor.[8] Bir yandan da bu Majid’in intikamıydı. İşte bu sahne beyazların yardımını almadan siyah bir adam olan Majid’in kendini değilse bile oğlunu nasıl tek başına kültürlü bir şekilde yetiştirebileceğinin bir göstergesiydi. Ölmüştü, kendini öldürmüştü, yaşadığını, varlığını ispat etmek uğruna ama geride oğlu vardı. Barbar olmayan, kavga etmeyen, bir beyaz adam kadar kültürlü bir oğlu. Majid’in oğlu kibar davrandıkça barbarlaşan ise George oluyordu. Majid’in oğlu George’a: Neden bu kadar korkuyorsunuz? Diyordu sükûnet içinde. George ise sizinle herkesin önünde tartışamayacağım / ne söyleyecekseniz söyleyin ve gidin / polis çağıracağım gibi tehditkâr cümleler savuruyordu. Majid’in oğlu ise sakin bir şekilde soruyordu: Ben size ne yaptım? / neden bu kadar sinirleniyorsunuz? Bu kültürlü siyah gencin anlayamayacağı bir şey vardı belki de. O siyahtı. Ve o zamanlar bir beyaz için bir siyah asla haklı, kültürlü, eğitimli olamazdı. Hatta bu kadar vaktini asla alamazdı beyaz adamın. George tamamiyle kendi evrenine bürünmüş ve hiçbir zaman çıkamıyordu. Onun olan vakitler vardı. Onun olan saatler. Dünya dönüyordu çünkü o yaşamalıydı. Batı aynı zamanda erkekti. Karısı üzerinde de hegemonyasını kurmuştu. Karısı ona yemek pişirendi. Güvenmediğiydi. Derdini paylaşmadığıydı. Kararları tek başına verendi bu beyaz Batılı. Şimdi ise ne hakla onunla konuşmak için vakit istiyordu, babasının ölümüne sebep olduğu bu çocuk? George o kadar kendindeydi ki; gözlerinin önünde bir adam intihar ediyordu ve o ne polise gidiyor ne de başka birine haber veriyordu. Kapının önüne boylu boyuna uzanmış olan cesedi kim bilir ne şekilde iteleyerek kapıyı açıyor ve sinema seyretmeye gidiyordu. Ve şimdi siyahlar geri zekalı kasetleriyle onun mükemmel hayatını cehenneme çeviriyorlardı. İş yerine gelerek onu işinden alıkoyuyorlardı. Kibarlık mı? Bu kibarlıkta neyin nesiydi? George bağırdıkça hala sessizce dinleyip cevap vermeye çalışan çocuğa George şöyle diyordu: Sahte kibarlığınızı kendinize saklayın. Tamam mı? İşte bunun ardından filmin temel konuşmasını yapacak olan Majid’in oğlu konuşmaya başlar:

Majid’in oğlu: Babamı iyi bir eğitim alma hakkından siz mahrum bıraktınız. Yetimhane nefreti öğretir insana, kibarlığı değil. Ama babam yine de beni iyi yetiştirdi. Bunun sizin yüzünden olduğunu unutmayacağım.

Bu sözlerin üzerine George gitmeye kalkar. Yeterince vakit ayırmıştır çünkü. Majid’in oğlu sözlerini bitirmediğini söyler. George hiçbir şey anlamamıştır, sanki konuşma başladığından beri bağıran kendi değil de, siyah gençmiş gibi: Ne istiyorsun? Dövüşmek mi? Der. Ardından da babasının derbeder ve mutsuz hayatı yüzünden ona vicdan azabı çektiremeyeceğini söyler. Ailesini ve kendisini rahatsız etmemesi hususunda tehdit eder. Ardından da sorar: Daha ne bilmek istiyorsun?

Majid’in oğlu: Aslında hiçbir şey. Vicdanında birinin yükünü taşımanın nasıl bir duygu olduğunu bilmek istiyordum. Hepsi bu. Artık biliyorum.

Bunun üstüne hiç ciddiye almayarak, gayet çirkin ve ukala bir şekilde oradan ayrılmak istediğini söylenen George’a yine çok kibar bir şekilde cevap verir ve kenara çekilir. Aynen Majid’in intihar etmeden önce George’u eve çağırıp, karşılarken kenara çekildiği kadar kibardır oğlu da. Sonra eve geliyor, anahtarlarıyla kapıyı açıyor, ilaç alıyor, karısını arıyor, pijamalarını giyiyor ve vicdanını susturmak için uykuya bırakıyor kendini. İşte beyaz adamın vicdanı böyle bir şey oluyor siyah adamlar ölürken.

Caché’nin ilginç yanı son sahnesi oluyor. Haneke bizi bunca karamsarlığa boğmuşken umut dolu bir bitiş yapıyor. Son sahnede Majid’in ve George’un oğlu bir okulun önünde sohbet ediyorlar ve birlikte okula giriyorlar. Sartre, 87’de: “Diğer bir deyişle Avrupa bitmiştir: Dile getirmesi pek de hoş olmayan bir şey bu, fakat hepimiz buna iliklerimize kadar inanıyoruz, değil mi sevgili Avrupalılar?” demişse de[9], Said şöyle yazıyor 2003’te: Bu dünyanın Rumsfeld’leri, Bin Ladin’leri, Şaron’ları, Bush’ları inanılmaz bir direnç gösterseler de, insani ve hümanist bir arzu olan aydınlanma ve özgürleşme arzusu kolay kolay ertelenemez.[10] Ve işte böyle biz ancak yazıyoruz hala ölürken birileri: Özgürleşme inancıyla!

Gülsünay Uysal

 

 

 

[1] Jean-Baptiste – Joseph Fourier, Tarihsel Önsöz (1809), Mısır’ın Tasviri

[2] Michael Haneke’nin yönettiği ve Daniel Auteuil, Juliette Binoche, Maurice Benichou ile Annie Girardot’nun oynadığı ‘Saklı’ isimli 2005, Fransa / Avusturya / Almanya / İtalya ortak yapımı film.

[3] Horoz Fransa’nın sembolü.

[4] Jean-Paul SARTRE (1987). “Préface” dans Frantz Fanon “Les damnés de la terre”, les Éditions de French&European Pubns, Paris, p. 43

 

[5] Edward SAID (2005). “La géographie imaginaire et ses représentations: orientaliser l’Oriental” dans “L’orientalisme: L’orient créé par l’Occident”, les Éditions de Seuil, Paris.

[6] Nilüfer GOLE (2005). Interpenetrations: L’İslam et L’Europe, Paris: Galaade Editions, Paris.

[7] Meltem AHISKA

[8] Frantz FANON (1971).  “L’expérience vécue du Noir” dans “Peau noire, masques blancs”, les Éditions de Seuil, Paris, p. 93.

[9] Jean-Paul SARTRE (1987). “Préface” dans Frantz Fanon “Les damnés de la terre”, les Éditions de French&European Pubns, Paris.

[10] Edward SAID (1999). “Şarkiyatçılık” Batı’nın şark anlayışları, Metis Yayınları, İstanbul.

Bunları da okuyabilirsiniz

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

All for Joomla All for Webmasters