Röportaj: “Erkeklerin, Babalık Rollerine Girmeden İnisiyatif Almalarını Sağlamalıyız”

Erkeklik elden gidiyor mu? başlığı ile hazırladığımız erkeklik krizi dosyamıza eleştirel erkeklik çalışmalarına edebiyat çerçevesinden bakarak multidisipliner araştırmalar yapan Çimen Günay-Erkol ile devam ediyoruz. Yaralı Erkeklikler: 12 Mart Romanlarında Yalnızlık, Yabancılaşma ve Öfke isimli kitabını yayımlayan Günay-Erkol, toplumsal cinsiyet konusuna maden mühendisliği stajında gözlemlediği erkeksi güç gösterilerinin etkisiyle yöneliyor.

Röportaj: Gülsünay Uysal

Erkeklerin babalık rollerine girmeden de toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri üzerine düşünmelerini ve inisiyatif almalarını sağlamak mümkün olabilirse, krizleri anlama çabamızda yol alabiliriz diyen Özyeğin Üniversitesi Doktor Öğretim Üyesi Günay-Erkol’un farklı bir pencereden erkeklikler krizi yorumunu sizlerle paylaşıyoruz…

Nedir erkeklikler krizi?

Cinsiyet temelli eşitsizliklerle mücadelede yol alındıkça, kadınlar ve ötekileştirilen, marjinalleştirilen kimlikler temel haklar konusunda bilinçlenerek kazanımlar elde ettikçe, eşitsizliğin güçlü tarafında olan bazı erkekler, bu gelişmeleri aleyhlerine gerçekleşen kazanımlar olarak yorumluyor, güç kaybettiklerini düşünüyor ve paniğe kapılıyorlar. Eleştirel erkeklik çalışmaları alanındaki kimi araştırmacılar, “erkekliklerin krizi”ni bu şekilde, tarihsel bir bakışla yorumluyor. Bu krizin çetrefilleşmesinin neo-liberal düzenin zorladığı yeni ekonomik dengelerle, fiziksel güce dayalı olmayan sektörlerin ortaya çıkmasıyla, kadınların iş hayatında erkeklerle daha güçlü rekabet edebilir hale gelmesiyle de ilgisi olduğunu düşünüyorlar.

Ama ben, bütün bu tarihsel süreçten bir ölçüde bağımsız olarak, tutarlı olmaları beklenen tüm kimliklerin yaralar, yarıklar ve krizler üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum. Diğer bir deyişle, varoluş bir kriz, toplumsal güç dengelerinin yerinden oynaması da bunu keskinleştiriyor diyebiliriz. Erkeklikler üzerine derinlikli bir şekilde konuşmaya başlayabilirsek, krizleri de daha iyi anlayabiliriz. Çözeriz demekten imtina ediyorum, anlayabiliriz

Zira, çıkış imasını barındıran “kriz” sorunlu bir metafor; bence krizin bir sonu yok. Bu kriz yakıştırmasını, erkeklikten söz ederken bir şeyler yapıp iyileşmenin mümkün olduğu bir hastalıktan söz ediyormuşuz gibi bir hava oluşturduğu için tehlikeli buluyorum. Tek bir iyileşme yolu varmış gibi bir düşünceyi besliyor; herkesin “iyileşmek” için izlediği yol farklı. İnsanlar içinde yaşadıkları koşulları eleştirel görmekte zaten zorlanırken, erkeklerin büyük çoğunluğu zaten ayrıcalıkları üzerine konuşmaya meyyal değilken, kutuplaştırma siyaseti her söze sinmişken, teşhis koyup reçete yazmak, “iyileşme” terminolojisi kullanmak iyice sorunlu, çıkışsızlıkları besleyen bir söyleme dönüşüyor. Erkeklik, kadınlık normatif kimliklere dayandırıldıkça yaşantımızın tümüne yayılan kümülatif bir krize dönüşüyor, şiddet ve mutsuzluk üretiyor, “biz bununla ne yapıyoruz?” diye soralım kendimize.

Edebiyatta erkeklik okumaları yapmaya nasıl karar verdiniz?

Maden mühendisliği stajında çalıştığım sahada ağzında sigara ile dinamit bağlayan işçiler vardı. Çömez kadın mühendis olarak karşı karşıya kaldığım bu riskli erkeklik gösterisi beni epey düşündürmüştü. Edebiyata geçiş yapınca, toplumsal cinsiyet üzerinde çalışma ilhamını veren de zannederim maden mühendisliği gibi son derece “erkek” alandaki kısıtlı mühendislik deneyimim oldu.

Erkekliklere odaklanmak konusunda ise beni yoldan çıkaran Sevgi Soysal oldu. Yüksek lisans öğrencisi iken Şafak üzerine bir yazı yazmıştım. Sevgili danışmanım Süha Oğuzertem kolay kolay beğenmez; ama, o yazıyı beğenmişti. Şafak sıkıyönetim yıllarında geçer; aile-arkadaşlık-yoldaşlık ilişkileri içinde kadın ve erkekler arasındaki güç çatışmalarına eğilir. Kadınların erkeklik rollerine sığmaya çalışması, erkeklerin birbirilerine bakarak hizalanmaya çabalamaları, çok çarpıcı bir dille anlatılır. Süha hocanın verdiği cesaretle, doktora tezimde 12 Mart askeri darbesini izleyen yıllarda yazılan romanlar üzerine çalışmaya karar verdim. Doktoraya Bilkent’te başladım; ancak, dersleri tamamladıktan sonra Leiden Üniversitesi’ne doktora öğrencisi olarak kabul edilince bu üniversiteye geçtim.

Türk edebiyatında erkeklik krizi örnekleri ile nasıl karşılaşıyoruz, örneklerle anlatmanız mümkün mü?

Osmanlı klasik şiirindeki “aşk” söylemlerini inceleyen, şiirlerde Mecnûn ve Melâmi olarak adlandırdığı iki fonksiyon tespit eden Walter Andrews aslında benzer motifler ile yazıldığını, aynı mantığı tekrar edip durduğunu düşündüğümüz Osmanlı klasik şiirlerinde iktidar meselesine farklı yaklaşımlar olduğunu söylemiş, klasik şiiri “despotik hiyerarşi” çerçevesinde okumaya devam edersek tam anlamıyla kavrayamayabileceğimiz uyarısını yapmıştı. Andrews, hiyerarşiyi “sultan” ve “tebaa”sı, “âşık” ve “mâşuk” olarak ikiliklere indirgemek yerine, ilişkiselliğe bakmayı önerir. Ben bu erken döneme yapılan vurguyu çok önemsiyorum; zira Osmanlı aydınları roman yazmaya başladıklarında şiirlerdeki alışkanlıkları devam ettirdiler. Geleneklerinden vazgeçmeden Batılılaşan Osmanlı aydını tiplemesi, bu nedenle “erkeklik kriz”inin öncül örneklerinden biri olarak kabul edilebilir.

Felâtun Bey ve Râkım Efendi (1875), İntibah (1876) gibi Tanzimat döneminin öncü romanlarında, mirasyedi erkek tipinin kadınlara kapılarak yıkıma uğraması önemli bir uyarıdır. Araba Sevdası (1896) ve Aşk-ı Memnu (1900) gibi romanlarda, ilk romanlardaki kadar ahlakçı bir yaklaşım olmasa da ehlileştirilmiş bir uyarı tonunun sürdürüldüğünü söyleyebiliriz. Osmanlı’nın toprak kaybının artmasıyla birlikte, erkeklik, savaş denkleminde yeni panik anlarının içine yuvarlanır. Ateşten Gömlek (1922) ve Yaban (1932) bu anlamda savaşçı erkek kimliğinin çelişkilerinin güçlü anlatımlarını sunar. Vatan uğruna kendini feda etmek, romanlarda çok daha belirgin olarak erkekliğin kurucu unsuru konumuna geçer. Bu role uy(a)mayan erkeklerin yaşadığı kriz, bence Türkçe edebiyatın başucu eserlerinden Huzur’un (1949) temel meselelerinden biri örneğin.

Ama hem edebiyatın kanonik metinlerini, yıllardır birbirini tekrar eden çalışmalar nedeniyle, Doğu-Batı ikiliği temelli okumalardan sıyırıp yeni bir gözle incelemekte zorlanıyoruz; hem de erkekliği eleştirel bir gözle irdelemeye hazır değil gibiyiz. Bu metinlerdeki erkeklikler hakkındaki çalışmalar daha yeni yeni başlıyor.

Kısacası, medeniyet krizi diye nitelendirdiğimiz veya ekonomik, siyasal diye işaretlediğimiz krizlerin içinde erkeklik krizleri de barındırdığını, bunların konu edildiği romanların bazı erkeklik rollerini öne çıkartıp överek aslında krizden çıkma yolları önerdiğini söyleyebilirim. Bugünlerde Peyami Safa’nın Zıpçıktılar adlı romanını Türkçeleştiriyorum. Safa’nın kadınlar konusundaki görüşleri, erkeklik krizinin her zaman bir yaralanma, “öteki erkek kadar/yeteri kadar iyi miyim?” sorusuna eşlik eden bir yaralanma/gocunma gibi ortaya çıkmayabileceğini, aksine böbürlenmeyle, abartılı veya keskin ifadelerle, sert bir koruma kalkanı olarak da ifadesini bulabileceğini de düşündürüyor. İktidarın kaybı erkekler için çok önemli bir kaygı. Çok temel metinleri henüz bu gözle okumuş değiliz; daha bu alanda yapılmayı bekleyen çok iş var.

Yine de tek bir roman okuyalım ve Türkiye’de erkeklik krizi nedir/nasıl anlatılır öğrenelim diyenlere Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ını okumalarını öneririm. Bu romanda, hem akıl-duygu zıtlığı irdelenir ve Doğu-Batı karşılaştırması yapılır hem de kadın-erkek kimlikleri arasındaki gerilimler ele alınır. İkili ilişkilerinde hep ezilen tarafta olan Hikmet Benol, edilgenliği ve yenilmişliği ile dalga geçe geçe yaşamına yön vermekle kalmaz, sözlerini düzeltip duran komşusu emekli albay Hüsamettin Tambay ile çatışarak romanı dikte eden sese dönüşür. Kadınlarla kuramadığı/sürdüremediği ilişkiler nedeniyle tedirgindir Hikmet Benol ama işin içinden çıkamaz. İktidarın kaybedildiği yerde (tekrar kaybedilmek üzere) kazanıldığı çatışmalı bir anlatı sunar Oğuz Atay. Emir-komuta zincirinin bir anda tersine de dönebileceği vurgusu, karşı çıktığı üniformalı erkeklik imgesine yaslanmaktan ve ona benzemeye çalışmaktan başka bir erkeklik imgesi kuramayan erkekliklerin ironik bir eleştirisidir.

Yeni yayınlanmış bir kitabınız var: Yaralı Erkeklikler-12 Mart Romanlarında Yalnızlık Yabancılaşma ve Öfke. Öncelikle Tebrikler. Alanında öncü bir çalışma. Biraz içeriğinden bahsetmeniz mümkün mü?

Bu kitap Leiden’da tamamladığım doktora tezimin Türkçeleştirilmesiyle ortaya çıktı. Ayizi yayınevi tarafından, Aksu Bora’nın editörlüğünde ve Eylem Yıldızer’in çeviri için verdiği destekle yayımlandı. Yaralı Erkeklikler’de 1971- 1980 yılları arasında yayımlanan dokuz romanı inceliyorum ve 12 Mart romanları üzerine yazılan eleştirilerin tekil bir portre sunduğunu, aslında kendi içlerinde çeşitlilik gösteren bu romanlara yakından bakmak gerektiğini iddia ediyorum.

Ben yakından baktığımda şunu gördüm: Daha önceki eleştirmenlerin bu romanların ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca sorusu çerçevesinde harcadıkları enerji, bu metinlerin derdini ortaya çıkarmak için yeterli değil. Çatışmalı dönemlere eğilen tüm edebiyat metinlerinde olduğu gibi, bu metinlerde de bir kayıt altına alma, tarihe not düşme, gelecek nesillere o yıllarda neler yaşandığına ilişkin bir işaret bırakma kaygısı var; ama, bu metinler güçlerini gerçeklere yaslanmaktan değil, aksine ihtimalleri tartışarak daha derin bir kültürel eleştiri yürütmekten alıyorlar.

Ben bu kültürel eleştirinin, asker-sivil ikiliğinden bağımsız olarak iktidar meselesi etrafında döndüğünü, bu nedenle de erkekliğin bu romanlarda önemli bir ağırlık merkezi oluşturduğunu düşünüyorum. 12 Mart romanlarının yazarları, askerî darbenin travmatize ettiği insanların hikayelerine eğilirken, aslında Türkiye’deki siyasi kültürünün derinlemesine dönüşmesi için erkekliğin eleştirel bir gözle sorgulanması gerektiğini ima eden işaretler yerleştiriyorlar metinlere.

Çetin Altan’ın Büyük Gözaltı’sı örneğin, gözaltındaki karakterin sanrılı geriye dönüşleriyle bir oğlan çocuğunun büyüme hikayesinin de bir “gözaltı” hali olduğunu ortaya koyuyor. Evde, yatılı okulda ve kadınlarla ilişkilerinde izlenen, izlendiğinin farkında olarak ve öteki erkeklere kanıtlayacağı şekilde erkekliğini inşa eden bu karakterin gerçek zamanda hapsedildiği gözaltı hücresi, Türkiye tarihini de içine alan bir metafora dönüşüyor. Sevgi Soysal’ın Şafak’ı, eve gelen askere kapıyı açması için hamile karısını gönderen ve böylece gözaltına alınmaktan kurtulacağını uman bir erkeğin çatışmalı iç sesini, sıkıyönetim Adana’sına sürgüne gönderilen ve hem kendisini hem çevresini eleştiren gözlerle inceleyen bir kadının iç sesine katıyor. Erkekliğin ve kadınlığın bir ilişkisellik içinde kurulduğu ve yeniden üretildiği vurgusuyla birlikte, bu romanlar aslında bugüne ilişkin de önemli saptamalar yapıyorlar.

Fethi Naci’nin 12 Mart romanları için yaptığı “işkence ve kahramanlık edebiyatı” yakıştırması ne yazık ki bu romanlara yaklaşımda fazlasıyla etkili olmuş. Oysa yakından bakınca açıkça görülüyor ki, 12 Mart romanları için askerî darbenin romanları demek yeterli değil; üniformasız ilişkilerimizde de nasıl bir hiyerarşi içinde yaşadığımıza, bu hiyerarşileri nasıl yeniden ürettiğimize dönüp bakmamız gerektiğini hatırlatıyor bu romanlar bize.

Romanlardaki çeşitliliğin farkına varan eleştirmenlerde bile, romanların merkezindeki asıl meselenin darbenin yarattığı mağduriyetler olduğu vurgusu vardır; örneğin, Ömer Türkeş, bu romanlarla ilgili yazılarında, 12 Mart romanları “kanonu”nun gözden geçirilmesi gerektiğine işaret eder; ancak o da bu romanların dokunduğu başka meseleleri de konu edecek olursak büyük siyasi tartışmanın gözden kaçacağından korkar gibidir.

Adalet Ağaoğlu, anılarında Fethi Naci’nin özellikle erkeklik/askerlik bahsinin etrafından dolaşmasını muzip bir dille şöyle ifade eder: “Hele Fethi Naci’nin belki de çok haklı biçimde Bir Düğün Gecesi’nin eleştirisinde düğünün erkek yanı, orgenerallik, askerlik, Korelik, harbiyelilik bahsine hiç el sürmemesine devamlı ‘roman bunlardan ibaret değil kalanına sonra değineceğim’ diyerek hiç değinememesine ne diyeceğim? Kendini de beni de korumuş bulunan çok deneyimden geçmiş otosansürüne teşekkürden başka.” Yaralı Erkeklikler, erkek eleştirmenlerin hep etrafından dolaştığı erkeklik meselesini öne çekerek bu edebiyat metinlerine bir yeniden bakma çabası.

Erkekler bu krizden nasıl çıkar?

Erkeklerin doğalarında saldırgan olmalarına yol açan dürtüler olduğunu bu nedenle savaş ve kan dökmeyi doğallaştırdıklarını düşünenler var. Bu görüşe karşı çıkanların bir kısmı, çocuklardan erkek, erkeklerden asker yapmak için harcanan enerjiye dikkat çekiyor. Aile içindeki rollerle, ana sınıfından başlayarak verilen eğitim aracılığıyla erkeklere yüklediğimiz görevler var. Bazı çalışmalarda erkeklerin ezmeye/iktidar kurmaya/öldürmeye “kolayca” adapte oldukları argümanı, çocuk bakımı ve yetiştirilmesindeki zorlukların birincil muhatapları olmamaları ile yan yana getiriliyor.

Erkeklerin doğdukları ilk andan itibaren, bakımlarını annelerinin üstlenmesi nedeniyle, nasıl kadınlığa “mesafe almayı” öğrenerek patriyarkal bir düzene yerleştiklerini açıklayan Nancy Chodorow, erkek çocuklarının anne dünyasından kopup “erkek” dünyasına adım atmalarına uzanan süreci analiz eder. Dolayısıyla, bir dönüşüm gerçekleşecekse, bakım meselesinden başlamak gerektiğini söyleyenler var.

Babalık, çocuk bakımını üstlenmek, erkeklerin erkekliklerine eleştirel baktıkları bir süreci besleyebiliyor. AÇEV’in araştırmalarına göre, kız çocuk sahibi olan erkeklerde özellikle farklılıklar gözlenmiş. Eşlerine kısıtlama getiren ancak kızlarına özgürlük sağlayan baba örnekleri göze çarpabiliyor. Bu örneklere yakından bakmak gerek. Ancak Türkiye’de erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin farkına varmak için baba olmalarını bekleyeceksek, işimiz zor. Zira babalık geç yaşlarda gerçekleşiyor. Erkeklerin babalık rollerine girmeden de toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri üzerine düşünmelerini ve inisiyatif almalarını sağlamak mümkün olabilirse, krizleri anlama çabamızda yol alabiliriz.

Erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmalarına katılmaları için alan açmaya çalışan ekipler var. Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi (BEDİ), Rahatsız Erkekler, Erkek Muhabbeti ve Ataerkiye Karşı Erkekler adlı oluşumlar, erkeklerin erkekliklerini sorguladıkları atölye ve toplantılar düzenleyerek ve internette bloglar üzerinden çeşitli tartışmalar yürüterek eleştirel düşünceye katkı verdiler; ancak ne yazık ki uzun ömürlü olamadılar. 2013’te kurulan Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi (EEİİ) Türkiye’de erkekliklerin eleştirel bir gözle ele alınmasının ve “içeriden” konuşulmasının feminist bir hedef olması için çalışan inisiyatiflerden biri. Toplumsal cinsiyet tartışmalarının kendi içinde eşit kayıplı (zero-sum) tartışmalar olmadığını, bu kimliklerin birbirleriyle ilişki içinde kurulduğunu hatırlatıp, bir kriz varsa hep birlikte anlamaya çalışmamız gerektiğini de ekleyerek cevaplamış olayım bu soruyu.

Erkeklikler krizinden çıkış sürecinde kadın hareketinin yeri nedir?

Türkiye’de eşitlik için verilen mücadelenin arkasında kuvvetli bir kadın hareketi var. Ne yazık ki bu alandaki hak mücadelesi, kadınların kadınlar için yaptığı bir şey olarak algılanıyor. Türkiye’deki kadın hareketi ağırlıklı olarak kız kardeşlik olgusuna yaslanıyor. Kadın örgütlenmelerine öncelik ve ağırlık veriliyor; zira ancak bu örgütlenmelerde kadınların “gerçek” duygularını deneyimledikleri fikri hâkim. Buna ek olarak kadın hareketi, şiddet uygulayan erkeklerin çokluğu nedeniyle, erkeklere mesafeli duruyor.

Böylece erkeklik zaten görünmez kılınmış, üzerinde kolay kolay konuşamadığımız bir şeyken, bir de tartışmaların dışında bırakılmış gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu hareketin içinden pek çok isim, erkeklikler konusuna eğilen alan araştırmalarının yokluğuna dikkati çekiyorlar. Hatta Deniz Kandiyoti, bu araştırmaların yokluğu nedeniyle, erkekliğin edebiyattaki temsillerine bakarak ilerlemeyi önerir, ki bu bana da ilham veren çıkış yollarından biridir. Sözün, eleştirinin muhataplarına ulaşması için, birlikte bu konuları konuşmak üzere yeni alanlar yaratmamız gerekiyor.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

All for Joomla All for Webmasters